Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler – 6

Yayınlama: 06.06.2021
3
A+
A-

  ■ İSKANDİNAVYA VİKİNG İNANCINA GÖRE İLK İNSANLAR

Avrupa kıtasındayız…

İlk durağımız İskandinavya

Tarihte yaşamış bazı kavimler ve topluluklar var ki, onlar hakkında bilinen tüm bilgiler, sadece düşmanları tarafından yazılmıştır. Kendilerinden nefret eden düşmanları onları nasıl anlatmış ve tanıtmışsa, bütün dünya insanları da bunu hiç sorgulamadan bu şekilde kabul etmiş, onların böyle olduğuna inanmıştır.

Tarihte yaşanmış olaylar ve yaşayan toplulukların yaptıkları, genelde düşmanları veya karşıtları tarafından olumsuz bir biçimde yazılıp aktarılırken, aynı yaşanmışlıklar, takipçileri veya destekçileri tarafından olumlu bir biçimde yazılıp aktarılır. Böylece birbirinden tamamen farklı bakış açılarıyla kaleme alınan göreceli bir tarih yazımı vücûda gelir. Sizin övünerek bahsettiğiniz geçmişteki kimi olaylar başka ülkelerde kınanarak ve yerilerek anlatılırken, sizin gurur duyduğunuz ve kahraman olarak gördüğünüz kimi şahsiyetler, devletler veya ordular başka ülkelerde ve o ülkelerin insanlarınca barbar olarak görülürken, başkalarının da övünerek bahsettiği kimi olayları sizler kınar, gurur duyduğunu ve kahraman olarak gördüğünü de siz sevmezsiniz.

Ancak geçmişte yaşamış kimi kavimler ve topluluklar var ki, onlar hakkında ne biliyorsak veya duymuşsak, hemen hepsini düşmanları bize aktarmıştır.

Örneğin Cengiz Han ya da tam adıyla Temujin Çingis Xaan (1162 – 1227) ve Moğollar böyledir. Moğollar’ı hepimiz “barbar, yıkıcı, kan emici, acımasız” olarak biliriz, çünkü onlar hakkındaki tüm bilgilerimiz, Moğollar’ın düşmanları tarafından bize aktarılmıştır. Düşmanları Moğollar’ı bize nasıl anlatmışsa, biz de hiç sorgulamadan onları bu şekilde bilmişizdir. Bu konuda Moğollar’ın kendilerini veya sevenlerini dinleme zahmetine dahi katlanmamışızdır.

İskandinavya’nın efsanevî topluluğu Vikingler de böyledir. Vikingler’i hepimiz “korsan, barbar, yıkıcı, soyguncu, acımasız” olarak biliriz, çünkü onlar hakkındaki tüm bilgilerimiz, Vikingler’in düşmanları tarafından bize aktarılmıştır. Düşmanları Vikingler’i bize nasıl anlatmışsa, biz de hiç sorgulamadan onları bu şekilde bilmişizdir.

“Vikingler” veya “Norslar” olarak adlandırılan Vikingler, İskandinavyalı savaşçı ve tüccar bir kavim olup, yılın büyük kısmını açık denizlerde geçiren çok ilginç ve gizemli bir topluluk. Özellikle 8. – 11. yy’lar arasında Avrupa’nın kuzeyinde ve batısında, Baltık DeniziKuzey DeniziNorveç DeniziBarents DeniziGrönland Deniziİrlanda DeniziManş Denizi ve Atlas Okyanusu kıyıdaşı coğrafyalarda birçok yeri fethetmiş, geniş bir alanda egemenlik kurmuşlardır. (587)

Yerleşik hayata pek yanaşmayan ve yerinde duramayan savaşçı bir kavim olan Vikingler’in yazılı geleneğinin olmayışı, kültür izlerinin sürülmesini güçleştirmekte. Yazılı kaynakların zayıflığına ve Batılı kaynaklardaki olumsuz Viking imajına karşılık (ki bu yazılı kaynakların ekseriyeti, Vikingler’in kendilerine karşı savaştığı İngilizler, Almanlar, Fransızlar tarafından kaleme alınmıştır), arkeolojik veriler, incelikli ve derin bir Viking maddî ve manevî kültürünün varlığına işaret etmekte.

Şu anki DanimarkaİsveçNorveçFaroe Adaları ve İzlanda, Viking kökenlidir. Hatta İskoçya halkının önemli bir kısmı, Rusya’nın geniş bir kesimi ve Fransa’nın Manş Denizi kıyısındaki Normandiya bölgesi de aslen Viking kökenlidir.

Vikingler de kendi içinde pekçok kollara ayrılırlar ancak en temel iki kol, Normanlar ve Varyaglar’dır. İsveçli Vikingler’e “Varyag” (Væring), Norveçli ve Danimarkalı Vikingler’e “Norman” (Normandí) denir.

İsveçli olan Varyaglar – haliyle – doğuya doğru yayılmış (unutmayın; “coğrafya kaderdir”), daha çok bugünkü Rusya topraklarını egemenlikleri altına almış (588), hatta 11. yy’da Karadeniz kıyılarına (589)Kafkasya’ya ve Kürdistan’a kadar uzanmışlardı (590). Bunların çoğu Rusya topraklarında Novgorod civarına (591)Ukrayna topraklarında ise Kiev ve çevresine yerleştiler (592). Vikingler bu topraklarda barışçı ticaret erbabı olarak ipek karşılığında kürk ve köle alışverişi yaptılar. Bunların içinden Viking Prensi Rørik (830 – 79)’in kurduğu Rurik Hanedanı (862 – 1610), Rusya’da 9. yy’dan 17. yy’a kadar hüküm sürmüştür. (593)

Bu arada, çok ilgincinize gidecek bir bilgiyi de aktaralım: Bugün “Rusya” adlı ülkenin ve bu ülkede yaşayan halkın ismi olan “Rus” kelimesi, aslında o dönemde bu coğrafyada yaşayan halkın, kendi topraklarına gelip yerleşen İsveçli Vikingler için kullandığı bir nitelemeydi. Yani bugünkü Rusya topraklarında yaşayan İsveçliler’e “Rus” denirdi. Dolayısıyla “Rusya”, aslında “İsveçliler’in ülkesi” demektir. (594)

Vikingler’in diğer ana kolu olan Normanlar (Norveç ve Danimarka Vikingleri) ise – haliyle – batıya doğru yayılmış (“coğrafya kaderdir”), daha çok bugünkü İzlanda, Faroe Adaları, Britanya ve Fransa topraklarını egemenlikleri altına almış, hatta bu coğrafyalarda devletler bile kurmuşlardır. (595) Bugün bile Fransa’nın bir coğrafî bölgesinin ismi Normandiya (Normandie) olup, Manş Denizi kıyısındaki bu bölgenin halkı İskandinavyalı Vikingler’in torunlarıdırlar ve zamanla asimile olmuşlardır. (596) Bugün dahi konuştukları dil (Normandca), eski Viking dili ile Fransızca karışımı melez bir dildir. (597)

Vikingler, hakimiyet alanı bakımından Moğollar’ı bile geride bırakır hatta ikiye katlar. Zirâ Moğollar iki kıt’âya (Asya ve Avrupa) hakim olmuşlardır ancak Vikingler tam 4 kıt’âda hakimiyet kurdular. Avustralya (Okyanusya) hariç, dünyadaki tüm kıt’âlarda egemenlik kurmuş bir kavimdir.

İşte İskandinavyalı Vikingler’in 8. – 11. yy’lar arasında nerdeyse bütün Avrupa’ya ve bununla da kalmayarak batıda Amerika kıyılarına, güneyde Afrika kıyılarına, güneydoğuda ise İran ve Mezopotamya’ya kadar güçlü bir egemenlik kurduğu ve 300 yıl gibi uzun bir süre devam eden bu döneme tarihte “Viking Devri” denilmektedir.

“Viking Çağı” terimi, Danimarkalı arkeolog Jens Jacob Asmussen Worsaae (1821 – 85) tarafından icad edildi. (598) Tanımlama esas olarak geçmişe dönük olarak ve bir dereceye kadar da keyfî olarak belirlenmiştir. Velâkin İskandinavya bölgesindeki “Viking Çağı” bugün farklı araştırmacılar tarafından farklı şekillerde tarihlendirilmektedir.

Ancak dediğimiz gibi, Vikingler’in Batı Vikingler (Normanlar) ve Doğu Vikingler (Varyaglar) olmak üzere iki ayrı kolu vardır. İsveçli Vikingler olan Varyaglar, daha çok bugünkü Rusya, Kafkasya, İran, Kürdistan, Anatolya topraklarında “Vikingler’in Altın Çağı”nı yaşarken (599), Norveçli ve Danimarkalı Vikingler olan Normanlar ise daha çok bugünkü Faroe Adaları, İzlanda, Grönland, Kanada, Britanya, Batı Avrupa ve Kuzey Afrika topraklarında “Vikingler’in Altın Çağı”nı yaşamışlardır (600). Bu iki ayrı “Altın Çağ” da birbirinden farklı tarihlere ve tarihsel süreçlere sahiptir.

Vikingler, birleşik bir ülkede yaşayan ve tek bir ordu halinde hareket eden insanlar değiller. Norveçli Vikingler daha çok Faroe Adaları, İzlanda, Grönland ve Kanada topraklarında (601), Danimarkalı Vikingler daha çok Britanya, İrlanda ve başta Fransa olmak üzere Batı Avrupa topraklarında (602), İsveçli Vikingler ise daha çok Rusya, Ukrayna, Kafkasya, Kürdistan, İran ve Bizans topraklarında hâkimiyet kurdular (603).

“Viking Çağı” daha çok Vikingler’in Hristiyan dünyasıyla ve Hristiyanlık’a karşı mücadelesiyle geçen çok ilginç ve biraz da Batılılar tarafından üstü örtülen, örtülmeye çalışılan bir tarihtir. Vikingler Hristiyan değillerdi ve olmaya da hiç heveslenmediler; Hristiyanlaşmamak için uzun bir mücadele verdiler. (604)

İslam ile de tanışan Vikingler’in İslam dîni ile münasebetleri, Batı Vikingler’in Arap ve Berberî Müslümanlar ile, Doğu Vikingler’in ise Çerkes, Kürt ve Fars Müslümanlar ile tanışmaları üzerinden olmuştur. (605)

Dünya tarihinde “Viking Çağı”, günümüz tarihçilerinin genel kabulüne göre 793 yılındaki Lindisfarne Manastırı Saldırısı ile başlar, 1066 yılındaki Stamford Köprüsü Savaşı ile sona erer. (606) Bu iki hadise arasındaki 300 yıllık uzun bir zaman dilimi “Viking Çağı” olarak adlandırılmaktadır. (607)

Vikingler hakkında bilgiler veren Müslüman ve Yahudî bilginler ve tarihçiler, ilginç tariflerde bulunmuşlardır.

Öncelikle Müslüman ve Yahudî bilginlerin ve tarihçilerin, bu konuda Batılı Hristiyan bilginlere ve tarihçilere kıyasla daha objektif davrandıklarını söylemek gerekiyor. Zirâ Batılı Hristiyan tarihçiler Vikingler’i tamamen “vahşî, barbar, acımasız, herşeyi yakıp yıkan, katliâmlar yapan” insanlar olarak anlatmışken, Müslüman ve Yahudî tarihçiler Vikingler’in hem olumsuz hem olumlu yönlerini kaleme alıp anlatmışlardır.

Vikingler hakkında en kapsamlı bilgileri aktaran Müslüman bilgin olarak Kürt seyyah Ahmed ibn-i Fadlan bin Abbas bin Raşid bin Hamid (877 – 960) kabul edilir. İbn-i Fadlan’ın haricinde de, Vikingler’den bahseden pekçok Müslüman bilgin ve tarihçi vardır.

Vikingler’i kaleme alan en önemli İslam bilginleri arasında şu isimler zikredilebilir (biyografik kronolojiye göre diziyorum):

– Berberî tarihçi Ebû Abbas Ahmed ibn-i Muhammed ibn-i İzarî el- Marrakeşî (? – ?)

– Fars astronom ve filozof Ahmed ibn-i Amir ebû Ali bin Ruste İsfahanî (? – ?)

– Berberî diplomat ve seyyah Yahya ibn-i Hakem el- Bekrî el- Ğezal el- Ceyanî (772 – 866)

– Arap tarihçi ve coğrafyacı Ebû Abbas Ahmed bin İshaq bin Cafer bin Wehb bin Wadih el- Yaqubî (? – 897)

– Kürt coğrafyacı Ebû Qasım Ubeydullah bin Abdullah bin Xordazbe (820 – 912)

– Kürt seyyah Ahmed ibn-i Fadlan bin Abbas bin Raşid bin Hamid (877 – 960)

– Arap tarihçi ve coğrafyacı Ebû Hesen Ali bin Huseyn bin Ali el- Mesudî (896 – 957)

– Berberî tarihçi Muhammed bin Umer bin Abdulazîz bin İbrahim bin İsa bin Mezahim ibn-i Qutiye (? – 977)

– Kürt tarihçi ve coğrafyacı Muhammed bin Ali Ebû Qasım ibn-i Havkal el- Nusêybînî (920 – 78)

– Fars tarihçi Ebû Ali Ahmed ibn-i Muhammed ibn-i Yaqub ibn-i Misgevêy Razî (932 – 1030)

– Arap tarihçi ve coğrafyacı Şemseddîn Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Ebibekir el- Benna el- Şamî el- Maqdisî (945 – 91)

– Berberî tarihçi ve coğrafyacı Ebû Ubeyd Abdullah bin Abdulazîz bin Muhammed bin Eyyûb el- Bekrî (1014 – 94)

– Berberî filozof Ebû Bekir Muhammed ibn-i Welid el- Tertuşî (1059 – 1127)

– Berberî coğrafyacı ve botanikçi Ebû Abdullah Muhammed bin Muhammed bin Abdullah bin İdris el- İdrisî el- Qurtubî el- Hesenî es- Sebtî (1100 – 65)

– Kürt tarihçi Ahmed bin Yusuf bin Ali ibn-i Ezraq el- Fariqî (1117 – 76)

– Kürt tarihçi İbn-i Esir ya da gerçek adıyla Bavê Hesen İzzeddîn Ali kurê Muhammed kurê Muhammed eş- Şeybanî el- Cezirî el- Kurdî (1160 – 1233)

– Yunan (Müslüman olmuş Yunan) tarihçi ve coğrafyacı Şihabeddîn ebû Abdullah bin Yaqut el- Hamawî el- Rumî (1179 – 1229)

– Berberî tarihçi Ali ibn-i Musa ibn-i Said ibn-i Muîd el- Mağribî (1213 – 86)

– Kürt tarihçi, coğrafyacı ve filozof Melik el- Mueyyed İmadeddîn ebû’l- Fidâ İsmail bin Efdal Ali bin Mahmud el- Hamawî el- Eyyubî (1273 – 1331)

– Türkmen tarihçi Şemseddîn ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Osman bin Qaymaz bin Abdullah el- Turkmenî el- Fariqî eş- Şafiî el- Zehebî (1274 – 1348)

– Arap tarihçi Şihabeddîn Ahmed bin Abdulwahhab bin Muhammed el- Nuweyrî (1279 – 1333)

– Kürt tarihçi Ebû Hafs Zeyneddîn Umer bin Muzaffer ibn-i Werdî (1291 – 1349)

– Berberî tarihçi ve fakih Ebû Muhammed Hasan bin Umer el- Himyerî (? – 1365)

– Berberî sosyolog İbn-i Haldun ya da tam adıyla Weliyeddîn ebû Zeyd Abdurrahman bin Muhammed ibn-i Haldun el- Hadremî (1332 – 1406)

– Berberî tarihçi Ebû Abbas Ahmed Muhammed el- Meqqarî (1578 – 1632) (608)

Vikingler’i anlatan bu bilginler (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun), Vikingler hakkında çok ilginç şeyler kaleme almışlardır.

Örneğin Kürt coğrafyacı Ebû Qasım Ubeydullah bin Abdullah bin Xordazbe (820 – 912), İskandinavyalı Viking insanlarını tarif ederken, onların bir azman gibi büyük olduklarını söyleyerek, “deve arkasında bile görülebilirler” demektedir. Bir başka yerde de Xordazbe, Vikingler için “aynen çingene gibiler” demekte. Xordazbe, onların Bağdat’ta deve sırtında görüldüklerini söyleyerek, bir bakıma Vikingler’in Bağdat’a kadar gittiklerini haber vermektedir. Bir başka yerde de Xordazbe, Vikingler hakkında çok ama çok ilginç bir nitelemede bulunarak, “Bunlar cindir. İnsan değiller, cinnî varlıklar” ifadelerini kullanmaktadır. (609)

Dünyaca ünlü Arap tarihçi ve coğrafyacı Ebû Hesen Ali bin Huseyn bin Ali el- Mesudî (896 – 957), Vikingler’den bahsederken “coğrafî olarak çok farklılar ve putperestler” demektedir. (610) El- Mesudî ayrıca, Vikingler’in birçok kişiyi öldürüp kadınlara tecavüz ettiklerini aktarmaktadır. (611)

Fars astronom ve filozof Ahmed ibn-i Amir ebû Ali bin Ruste İsfahanî (? – ?), Vikingler’i anlatırken, “Köy ve tarlaları yok, emlakları yok. Tek gelirleri ticaret. Deniz seferlerine çıkmasalar hiçbir gelirleri yok” demektedir. İbn-i Ruste ayrıca Vikingler hakkında, “Elbiseleri son derece temiz. Görünüşleri korkunç olsa da, hep temiz giyiniyorlar” bilgisini aktarmaktadır. Vikingler’in sadece kendilerine karşı koyup savaşanlara acımasız olduklarını belirten İbn-i Ruste, kendi aralarında birbirlerine karşı çok iyi olduğunu söylemektedir. İbn-i Ruste ayrıca Vikingler’in kendi kölelerine çok iyi davrandıklarını ve onlara köle gibi değil, normal hür insan gibi muamele ettiklerini kaydetmektedir. Kölelik, o dönemde yaygın bir durum. Hem Hristiyan âleminde hem İslam âleminde kölelik oldukça yaygın. Hristiyanlar’ın da Müslümanlar’ın da köleleri var. Fakat Vikingler’in kendi kölelerine, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın kendi kölelerine davrandıklarından çok daha iyi ve insanî davrandıklarını aktaran İbn-i Ruste, “Kölelerine çok iyi davranıyorlar. Kendileri ne giyiyorsa, köleleri de aynısını giyiyor. Onlar ne yiyorsa, köleleri de onu. Hiçbir şekilde kölelere köle muamelesi yapmıyorlar. Normal hür insan gibi davranıyorlar. Köle hastalandığında hemen doktora götürülür. Köle edindikleri insanların çoğunu da zaten bir süre sonra azad ediyorlar” demektedir. (612)

Dünyaca ünlü Kürt seyyah Ahmed ibn-i Fadlan bin Abbas bin Raşid bin Hamid (877 – 960), Bağdat’tan kuzeydeki Rusya Viking topraklarına ve İdil Bulgar Hanlığı topraklarına 921 – 922 yıllarında yaptığı seyahatlerinde yaşadıklarını kaleme aldığı “Seyahatname”de, Vikingler’in günlük alışkanlıkları ve davranışları hakkında çok ilginç bilgiler aktarır. Vikingler’in kırmızı eti çok sevdiklerini belirten İbn-i Fadlan, onlar için “kurt gibiler” demektedir. (613) Viking kadınları hakkında da ayrıntılı bilgiler aktaran İbn-i Fadlan, Viking kadınlarının genelde kulaklarına çeşitli küpeler taktıklarını, parmaklarında da mutlaka altın veya gümüş yüzük bulunduğunu anlatıyor. İbn-i Fadlan, bu konuda, “Viking erkekleri dirheme (paraya) ne kadar değer veriyorsa, Viking kadınları da küpe, kolye, bilezik ve yüzüklere o kadar değer veriyorlar. Onların en değerli süslemeleri, gemilerde bulunan ve kilden yapılmış yeşil cam boncuklarıdır. Viking kadınları kendi aralarında bu yeşil cam boncuklarla ticaret yapıyorlar ve her bir boncuk için bir dirhem ödüyorlar. Onları kolye gibi taşıyorlar” bilgisini aktarmakta. (614)

Yahudî bilginlerin de Vikingler hakkında kaleme aldıkları bilgiler bulunuyor. Endülüslü Musevî tarihçi, seyyah ve tüccar Abraham ben Yaqub el- İsrailî el- Tartuşî (912 – 66), Viking kadınları ile ilgili çarpıcı bilgiler sunmakta. Yahudî bilgin Tartuşî, Viking kadınları için, “Çok güzeldirler ve güzelliklerini kullanmayı asla ihmal etmezler. Gözlerine mutlaka makyaj sürerler. Eşlerine sadıktırlar. Kocaları istediği zaman kocalarıyla birlikte olurlar” demektedir. (615)

Vikingler’in eski dînî inançlarını araştıran ve kaleme almaya çalışan ama bunu gerçeğe uygun ve “bilimsel” bir biçimde yapmak isteyen yazarlar, üç temel sıkıntıyla karşı karşıya kalırlar:

Birincisi; Vikingler’in yazılı bir edebiyat geliştirmemiş olması ve daha çok “sözlü edebiyat”a dayalı bir geleneğinin olması. Bu da araştırmacıyı konuyla ilgili nesnel kaynaklardan yoksun bırakıyor. (616)

İkincisi; Vikingler ile ilgili eldeki yazılı kaynakların büyük çoğunluğunun hatta neredeyse tamamının, Vikingler’in düşmanları tarafından, yani Vikingler’in kendilerine karşı savaştığı İngilizler, Almanlar ve Fransızlar tarafından yazılmış olması. Bu da Vikingler ile ilgili yazılanların ne derece “tarafsız” yazıldığı hususunda kuşku oluşturuyor ve o yazılanlara güvenmenin sağlıklı olup olmadığı noktasında araştırmacıyı haklı olarak tereddüte düşürüyor. (617)

Üçüncüsü ve en önemlisi de; Vikingler’in eski dînî inançları ve genel olarak eski İskandinav dînleri ile ilgili bilgilerin daha çok Hristiyanlık sonrası dönemde yazılmış olması ve bunların da ekseriyetle “Hristiyan bakış açısıyla” kaleme alınmış olması. (618)

Bu ise anlamayı ve doğru tanımlamayı en fazla güçleştiren etken. Semavî dînlere mensup olanların, semavî dînlere mensup olmayan herkese “putperest” gözüyle bakma eğilimi. Bu eğilim, hem Hristiyanlar’da hem de Yahudîler’de ve Müslümanlar’da mevcut.

Biz yine de – mevcut kaynaklar ışığında – Vikingler’in dînî inançlarını anlamaya ve adlandırmaya çalışalım:

     Dedik ki, “Eski İskandinav dînleri” dendiğinde, genel olarak İskandinavya halklarının ve İskandinavyalı Vikingler’in Hristiyan olmalarından önce mensup oldukları dîn ve inançlar kastedilir. İsveçli arkeoloji profesörü Anders Andrén (1952 – halen hayatta)“Eski Viking dînleri” veya “Eski İskandinav dînleri” kavramını, “Eski İskandinav dînlerinin tamamının geleneksel adı” olarak tanımlamıştır. (619) Birçok araştırmacı da bu kavramı, “İskandinavyalılar’ın Hristiyanlık öncesi dînleri” şeklinde tanımlamakta. (620) Bu kavramı “Viking dînleri” (621)“Viking paganizmi” (622)“Kuzey putperestliği” (623)“İskandinav paganizmi” (624)“İskandinav heatenizmi” (625)“İskandinav dînleri” (626)“Kuzey paganizmi” (627)“Kuzey heatenizmi” (628) ve “Eski Cermen dînlerinin değişik biçimi” (629) gibi farklı farklı şekillerde tanımlayan araştırmacılar bulunuyor.

Vikingler’in dînî inancı, “etnik bir dîn” (630) ve “doktrinden ziyade bir toplum dîni” (631) olarak sınıflandırılmıştır. İnancın kimi kodları ve dînî ritüeller, bölgesel ve toplumsal farklılıklara göre değişir. (632) Bunun için bilim insanları ve araştırmacılar, Hristiyanlık öncesi İskandinavya dînlerinin tek biçimli ve istikrarlı bir kategoride olmadığını söylemektedirler. (633) Örneğin Danimarkalı akademisyen ve araştırmacı Karen Bek – Pedersen (? – halen hayatta), bu konuda kaleme aldığı çalışmada, “Eski Viking veya İskandinav inanç sistemi, muhtemelen çoğul olarak, birkaç farklı itikadın toplamı olarak düşünülebilir” demektedir. (634) İngiliz antik dînler bilimcisi Hilda Roderick Ellis Davidson (1914 – 2006) ise, eski İskandinav dînlerinin “karmaşık sembolizm”in tezahürlerinden olduğunu belirterek, “en sofistike olanından tutun en basit halk inançlarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır” demekte. (635) Hilda Davidson ayrıca Eski Viking dînlerinin “geniş boşluklar” içerdiğine dikkat çekerek, “ayrıntılar üzerinden kendi saldırgan yorumlarımızı katmamalıyız” uyarısında bulunmaktadır. (636)

Danimarkalı dînler araştırmacısı Jens Peter Schødt (1952 – halan hayatta), eski Viking dînini “pratik odaklı” olarak tanımlıyor. O’na göre, Vikingler “ahlâk”ı vurgulamıyor, bunun yerine birtakım dînsel görevleri yerine getirmeye odaklanmışlardı ve dînî pratiklerinin amacı, dünyayı yönettiklerini düşündükleri ilahî güçlerle iyi bir ilişki sürdürebilmekti. (637) Üzerlerindeki tanrısal kontrol, farklı ilahî güç türleri arasında bölünmüştü ve kâinat, “devler” olarak tanımlanan tanrılar ile düşman güçler arasındaki çatışmaların alanıydı. Tanrılar, halk içinde düzeni ve zenginliği sağlayan kişilerdi. Diğer taraftaki devler ise dünyayı kaosa sürükleyen güçlerdi. İngiliz antik dînler bilimcisi Hilda Davidson, İskandinav dînindeki bu inancı, “İskandinavyalılar’ın kendi yorgun yaşamlarının bir yansıması” olarak nitelendirir. (638)

Çağdaş Hristiyanlık’ın aksine geleneksel İskandinavya dînlerinde rahiplik sınıfı ve “rûhbanlık” yoktu. Dolayısıyla dîn, toplumda “sosyal sınıf” oluşturup toplum bireylerini bölmezdi. Dîn toplumla yakından ilgiliydi ve toplumsal bağlamda diğer tüm insan etkileşimlerinde ve insanlararası ilişkilerde gerçekçi bir role sahipti. (639) Dîn günlük yaşamın bariz ve ayrılmaz bir parçasıydı ve bu nedenle dîn bilginleri ile sıradan insan arasında hiçbir ayrım yapılmazdı. Tıpkı doğal olan ile doğaüstü olan arasında hiçbir ayrım yapılamayacağı, gerçek olan ile gerçekdışı olan arasında gizemli bir bağ bulunduğu gibi. (640)

Eski Viking İskandinav dîni, çoktanrılı (politeist) idi. (641) Çoktanrılı dînleri olmasına karşın esas olarak İskandinav dînlerindeki en güçlü tanrı olan Odin (Óðinn)’e (642), yine en güçlü tanrılardan biri olan Thor (Þórr)’a (643) yani “Yıldırım Tanrısı”na inanırlardı ve O’nun tam zıttı olan “Kötü Tanrı”, her türlü hayvanın kılığına girebilen, şekil değiştiren Loki (Loki) (644) vardı. Bunun dışında “Savaş, Zafer ve Adalet Tanrısı” olan Tyr (Týr) (645), ayrıca bir de “Tarım ve Bereket Tanrısı” olan Frey (Freyr) (646) bulunuyordu.

İskandinavya’nın en büyük tanrısı olan Odin’in 170’den fazla ismi vardır. (647)

İskandinav tanrıları üç grupta toplanır:

– Æsir (Tanrılar)

– Asynjur (Tanrıçalar)

– Vanir (Hem Tanrı hem Tanrıçalar) (648)

Hem Tanrı hem Tanrıça olan Vanir’ler, zenginlik ve bereketi sembolize ediyorlar. Denizi ve toprağı yönetiyorlar. Vanes tanrıları toprağı, zenginliği, aşkı, yani dünyevî ihtiyaçları temsil ettiği için, insanlar arasında en çok rağbet görülenlerdir. Toprağa ve onun üzerinde yaşayan canlılara sağlığı ve mutluluğu getirenlerdir. (649)

Vikingler’in inancına göre, “Baş Tanrı” olan Odin (Óðinn)’in Hella’nın beyaz atına binerek göklerde dolaştığından, bir evin sakinlerinin rûhlarını Odin’in beyaz atının sırtına alarak başka dünyaya götürmesi için, çatıdaki ana merteğin her iki başı, at başı biçiminde işlenirdi. (650)

İskandinavya mitolojisi olarak bilinen Vikingler’in inançlarıyla, diğer dînler arasındaki en önemli ve ilginç fark, diğer dînlerde Tanrı “tapılacak bir tanrı” olarak görülmesine karşın, Vikingler kendi tanrılarını “dost, arkadaş” ve “yol gösterici” olarak kabul ederlerdi. (651)

İskandinav dînlerinin diğer dînlerden en önemli farklarından biri de, tanrılarının ölümlü olmasıdır. (652) İskandinav tanrıları insana benzemekle birlikte dev boyutluydu. (653) Bu tanrılar yer, uyur, doğar, ölür, sever, nefret eder, korkar ve kederlenirdi. (654) Başarılı olduğu kadar başarısızlık da gösterebilir, savaşta yenilebilirlerdi. (655) Tanrılar ancak “Gençlik Tanrıçası” olan İdunn (Iðunn)’un elmaları sayesinde Ragnarök (Ragnarǫkr)’e kadar (= bizdeki kıyâmet günü, tanrıların alacakaranlığı ya da büyük savaş) yaşayabilmektedir. (656)

İskandinavyalılar ayrıca cinler, rüzgâr ve ateş devleri gibi tuhaf ve güçlü yaratıklara da inanıyorlardı. (657) İlk tanrının adı Buri (Búri) idi. (658)  Ymir’in ve Buri’nin yaratma güçleri vardı. Yalnız kalmamak için kendilerine eşler, bu eşlerden de çocuklar yarattılar. (659)

Dünya yaratılmadan önce sadece Ginnungagap adı verilen bir uçurum vardı. Tanrıların ve devlerin soyu Ginnungagap içerisinde üremeye başlamıştı (660) (= Ginnungagap’ı Mısır mitolojisindeki Nun, Yunan mitolojisindeki Kaos olarak da görebiliriz).  Bu iki ırkın birleşiminden ise üç büyük tanrı doğdu: OdinVili ve (661) Bütün tanrılar ve devler Odin’in bu zamana kadar doğmuş en güçlü canlı olduğunu anladılar ve O’na saygı gösterdiler. O geleceğin, geçmişin ve insanların babası idi. (662) Midgard’da bir sabah Odin ile kardeşleri Hoenir ve Lodur, deniz kıyısında dolaşmaya çıktılar. Sahilde yanyana duran iki ağaç ile karşılaştıklarında bu ağaçları ilk insanlara dönüştürmeyi karar verdiler. (663) Erkeğin ismi Ask veya Askr (= bizdeki Âdem), kadınınki ise Embla (= bizdeki Havva) idi. (664) Lodur onlara fiziksel güzellikleri, Hoenir hareket yeteneğini, Odin ise duyguları verdi. Sonunda Ask ve Embla birleşerek insan ırkını oluşturdular ve önlerindeki yolda ilerlemeye başladılar. Ancak Odin onların kaderini o anda yazmıştı. Bütün insan ırkı devlerle yapılacak son savaşta Ragnarök’te Odin’in yanında savaşacak ve yok olacaktı. İnsanın yaratıldığı esnada devler çoğalarak Ymir’in öcünü almak için and içiyor ve kendilerini intikam duyguları ile besliyordu. (665)

Her kültürde olduğu gibi İskandinav kültüründe de “yaratılış / dünyanın varoluşu”na dair bir mitos vardır.

Varoluş, tüm insanlık ve her şey, bir cinayetle başladı. Odin ve kardeşleri Vili ve Vé, ilk varlık Ymir’i öldürdüğünde başladı (= bizdeki Habil ve Kabil hadisesi). Ancak cinayetin sebebini hiçbir saga anlatmadığı için, niçin öldürdüğünü bilmiyoruz. Ymir’in vücûdu dünyanın topraklarına, vücûdundaki su denizlere ve vücûdundaki kan da kaynayan lavlara dönüştü. Dünya böylece oluştu. (666) Sıra devlere geldi. Odin ve kardeşleri tüm devleri öldürmek için yola koyulmuşlardı. Sadece Bergelmir ve ailesi bu katliâmdan kurtulabilmişti. Kaçmışlar ve saklanmışlardı. Bundan sonra kendilerini ve çocuklarını intikam hırsı ile büyüttüler. Bir gün gelecek intikamlarını alacaklardı. Bunu Odin de biliyordu. (667)

Dünya yaratılmadan önce sadece Ginnungagap adı verilen bir uçurum vardı. (668) Dünya daha var olmadan önce 11 nehir akan Niflheim (Niflheimr)’da ölüm var oldu (669) (Niflheimr = Eski Viking İskandinav dilinde “Karanlık Dünya” demek). Niflheim’ın güneyinde başka bir sıcak dünya daha oluştu: Muspellheim (Múspelisheimr), devlerin koruduğu yer. (670) Niflheim’ın nehirleri donmuştu. Bu nehirlere Ginnungagup dendi. Günün birinde Muspell’deki kıvılcımlar nehirlerin üzerine düştü ve nehirleri eritti. Muspelheim’dan çıkan ateşler Niflheim’dan çıkan buzları eritti ve oluşan sihirli sudan ilk yaratık meydana geldi: Dev Ymir. (671) Ymir ne erkek ne de dişiydi fakat buz devleri sülâlesinin atası oldu. Diğer devleri “terleyerek” yarattı. Vücûdunu oluşturan sihirli sular koltukaltları eriyince aktı ve bunlardan diğer devler oluştu. Bir süre sonra çiftleşmeyi öğrenen bu devlerin çocukları oldu. Bu çiftleşmelerin en önemlisi Bor ile Besta’nın çiftleşmesidir. Bor ve Besta’nın üç çocukları oldu; Odin, Vili ve Vé. Bu üç kardeş kendilerine bir dünya yaratmak isteyip devlerin saldırısına uğradıkları zaman Ymir’i öldürdüler. (672)

Ragnarök (Ragnarǫkr), İskandinav mitolojisinde son gündür. Vallhalla’ya (= bizdeki Cennet) gidecekler için son uyarıdır. Midgard Ejderi’nin (= bizdeki İsrafil melek) ortaya çıkıp herşeyi yıkacağı gün, yani kıyamet günüdür. (673)

Bu açıdan bakıldığında, eski Viking İskandinav dînindeki “yaratılış” ve “devler” inancının, Mezopotamya’daki eski Sümer metinlerinde yazılı olan ve ancak içinde bulunduğumuz yüzyılda okunması ve tercüme edilmesi başarılan “Annunaki” inancıyla benzerlik gösterdiğini görüyoruz. Eski Sümer metinlerinde de insanların, Niburu gezegeninden gelen ve Annunakiler denen devler tarafından yaratıldığı anlatılmaktadır. (674)

Esasında, insanların başka bir dünyadan gelen devler tarafından yaratıldığına dair inanç, Ortadoğu’dan Uzak Asya’ya, Mısır ve Mezopotamya’dan Hindistan ve Çin’e kadar pekçok kültürde yer etmiş bir konudur. Bu inanç günümüzde bize gülünç gelebilir, ancak unutmamak gerekiyor ki, bugün Türkçe’de de kullandığımız “dev” sözcüğü Sanskritçe kökenli bir sözcüktür ve Eski Sanskritçe’deki “Deva” (देव) kelimesinden geliyor olup “Tanrı” demektir. Sankritçe (Eski Hintçe) dilinde “Deva” tanrıları, “Devi” ise tanrıçaları nitelemektedir. Eski Zend Kürtçe dilinde yazılmış kutsal kitap Avesta’da da “Daeva”, Zerdüştîlik dîninde “Kötülük Tanrısı”dır. Latince’de de “Deus” kelimesi “Tanrı” anlamına gelmektedir ve Eski Yunanlar’da “Güneş Tanrısı” olan “Zeus”un adı da buradan türemiştir. (675)

     “Tanrı” kelimesi Bengalce’de halen “Dêbata” (দেবতা), Seylanca’da halen “Devi” (දෙවි), Malayaca’da halen “Deivam” (ദൈവം), Fransızca’da halen “Dieu”, İspanyolca’da halen “Dios”, Katalonca’da halen “Déu”, İtalyanca’da halen “Dio”, Galce’de halen “Duw” şeklindedir. Farklı dillerde “Tanrı” anlamına gelen bütün bu isimlerin kökeni ile bizim bugün Türkçe’de kullandığımız “dev” kelimesinin kökeni aynıdır.

Dolayısıyla, “Annunakiler” olayına yani insanların başka bir gezegenden gelen devler tarafından yaratıldığına bizler her ne kadar inanmıyorsak bile, bu yine de gülünecek bir konu değildir. Hele hele dünyanın farklı farklı coğrafyalarında ve birbirlerinden tamamen habersiz toplulukların geçmişte aynı inançları taşımaları ve hemen hemen aynı efsaneleri üretmiş olmaları, tarihe ve geçmiş medeniyetlere meraklı olan her araştırmacının ilgisini müthiş cezbeden bir husustur. (Annunakiler konusunu “dinlere göre insanın yaratılışı” konusunu bitirip “antik tabletlere göre insanın yaratılışı” konusuna geçtiğimizde ayrıntılı biçimde anlatacağız.)

Eski Viking İskandinav inancına göre, toplam 9 dünya (âlem) vardır:

1 – Muspelheim (Ateş ve ısı)

2 – Niflheim (Buhar ve duman; Ejder Nidhug’un evi)

3 – Helheim (Karanlığın ve acıların dünyası)

4 – Jotunheim (Devlerin yaşadığı ve dağlardan ibaret olan âlem)

5 – Asaheim (Asa Tanrıları’nın yaşadığı âlem)

6 – Vanaheim (Vane Tanrıları’nın yaşadığı yer)

7 – Alfaheim (Beyaz alfların yaşadığı âlem)

8 – Svartalfaheim (Siyah alfların yaşadığı âlem)

9 – Mannaheim (İnsanların yaşadığı âlem; Midgard da burada bulunur) (676)

Eski Viking dînindeki en önemli öğelerden biri de “Kader Ağacı” olan Yggdrasil (Yggdrasill) adlı ağaçtır. (677) Ağacın altındaki dişi olarak tarif edilen “Kader Kuyusu”nda insan yaşamının yönü tayin edilir. Ağaç iki kökten destek almaktadır. Köklerden biri yeraltı dünyasına uzanır (Hel), buz devlerinin dünyasına ve diğeri insan varlıklarının dünyasına. Tüm dünyanın refahı Yggdrasil adlı bu ilkel ağaçla ilişkilidir. Yggdrasil adlı kutsal ağaç, İskandinav mitolojisinin ana çizgisi hatta bu mitolojide hayatı ve yaşamı temsil eden yegâne semboldür. Yaprakları ve dalları görünmez bir biçimde tüm gökyüzünü ve evreni sarar, kökleri de dünyanın her yerine ve en derinlere sıkı sıkıya tutunmuştur. En büyük kök tanrıların konakladığı Asaheim âlemindedir. Kutsal ağaç Yggdrasil, HvergelmirMimir ve Urdar adlı üç kaynaktan beslenir. (678) Bu kaynaklar ağacın hayatta kalmasını sağlarlar ve onların varlığı da sadece ağaçla mantık bulur. Urdar’ın etrafında üç kadın oturur: Biri “Urd” yani geçmiş, biri “Verdandi” yani şimdiki zaman ve son olarak “Skuld” yani gelecek. Bu üç kadın zamanın gerçek hâkimleri ve herşeyi bilen, herşeyden haberdar olanlardır. (679)

Kader ve zaman kavramları da İskandinavyalılar’ın en fazla önem verdikleri iki kavramdır. İskandinav halkı (prehistorik çağlardan Viking dönemine kadar) kadere inanır, kaderci bir halktır. Ölüm zamanları daha önceden yazılmıştır ve bundan kaçmak imkânsızdır. Doğumdan itibaren önceden belirlenmiş bir yaşama inancı vardır. Ancak buna rağmen kaderlerini yenmek için ölümüne savaşırlar. Birşeye karşı savaşmak ve kazanmak, İskandinav halkının en önemli karakteristik özelliğidir. (680)

Vikingler’in dînî inancında doğaya, nehirlere ve göllere, denizlere büyük önem verilir ve adetâ kutsiyet atfedilirdi. Nehirler ve göller özellikle kutsal yerlerdi ve bu yüzden itikadları gereği nehir veya göl kenarında yaşamayı seçerlerdi. (681) “Thingplatz”, kutsal bir bölge olarak kabul edilirdi. Kan dökmek ciddi bir suç sayılırdı. Yasa, dünyanın ilahî bir alanıydı. (682)

Dînî bayramlarına “Blót” deniyordu. Bu kelime onların Viking dilinde “güçlendirmek” anlamına geliyor. Dolayısıyla onlar düzenledikleri dînî bayram ve festivallerle güç depoluyorlardı. (683)

Vikingler’in belli başlı dînî bayramları şunlardı:

    ● Gói-blót: İlkbaharda, Mart ayının ortalarında kutlanırdı. “Doğum bayramı” da deniyordu. Bizde de yani Ön Asya halkları tarafından aynı tarihte (21 Mart) ve aynı anlamda kutlanılan Nevruz gibi.

    ● Sommerblót: Nisan ayının ortasında kutlanırdı. Yaz bayramıydı. Bu bayram Baş Tanrı Odin’e atfedilirdi. Bu bayram ile askerî hazırlıklara başlanırdı, savaşçı anlamda kutlanan bir bayramdı.

    ● Álfablót: Hangi tarihlerde kutlandığını bilmemekle birlikte muhtemelen Sonbahar bayramı olarak kutlandığını tahmin ediyoruz. Bu bayrama sadece kadınlar katılırdı, erkeklerin iştirak etmesi yasaktı.

    ● Jól: Kış bayramıydı. Bu bayram Frøya’ya atfedilirdi. Genellikle bol bol şarap içerek kutladıkları bir bayramdır. Muhtemelen soğuğa karşı vücûd direnişini sembolize etmektedir. (684)

Vikingler’de âhiret inancı vardı, öldükten sonra dirilmeye inanırlardı. Ölen kişinin en kıymetli eşyalarıyla birlikte uğurlanması, bu inancın en bariz göstergesi. Yaşayanlar ile ölenler arasındaki ilişki, karşılıklıydı. (685) Vikingler cenaze törenlerini, ölülerini tahtadan ve içi toprakla doldurulmuş bir kayığa koyup yakarak gerçekleştirirlerdi. Ölenler, çeşitli ikram ve sunularla mutlu edilmesi gereken bir güç kaynağı olurlardı. Ölenler, hayattaki akrabaları için önemli bir rol oynamaya devam ederler. (686) Arkeolojik bulgular, çeşitli arkeolojik kazılarda ortaya çıkartılan Viking kemiklerinin yanında o kişinin şahsî eşyalarının da bulunması, Vikingler’deki âhiret inancını doğruluyor. (687) Ölen kişinin akrabaları, ölümün 7. gününde yemek yapıp komşulara dağıtırdı. Bu yemeğe “gravøl” veya “arveøl” denirdi. (688) Yeni doğan bebeğe, ölen bir aile büyüğünün ismi verilirdi. Böylece ölmüş olan o kişinin, yeni doğan bebeğin cismaniyetinde yeniden hayat bulduğuna inanılırdı. (689) Ölen Viking’in yakıldığı yere (mezar) artık ona ait olacak olan büyük bir taş konur. Bu taşı kadınlar koyarlar. Bu da Viking toplumunda kadınların nasıl önemli bir konuma sahip olduklarını gösteriyor. (690) Ölenler, öbür dünyada “Valhalla” (= bizdeki Cennet) denen, savaşta ölenlerin (= bizdeki şehîdler) gittikleri büyükçe, görkemli bir salona giderler. Valhalla, Ásgård’da bulunmaktadır ve Tanrı Odin tarafından yönetilmektedir. (691)

Vikingler’in eski dînlerini terk etmesi ve büyük çoğunluğunun Hristiyan, az bir kısmının da Müslüman olması, fetihler için yaptıkları seferler esnasında, Rusya, Kafkasya, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Endülüs, Merkezî Avrupa ve Britanya’da karşılaştıkları ve dînleriyle tanıştıkları Hristiyan ve Müslüman milletler vesileyle oluyor ve bir anda, her yerde aynı zamanda değil, peyderpeyh ve uzun bir zaman zarfında, ayrıca farklı farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde gelişen bir süreçtir.

Bu süreçte yaşananlarla ilgili çok ilginç bir anekdotu paylaşmak istiyoruz. Hem güldüren, hem düşündürten bir hadisedir.

Kitapları birçok farklı dile çevrilen Uruguaylı gazeteci ve yazar Eduardo Germán Hughes Galeano (1940 – 2015)’nun, ölümünden dört yıl önce, 2011 yılında kaleme aldığı “Los Hijos de Los Dias” (Ve Günler Yürümeye Başladı) adlı kitabından aktarıyoruz:

960 yılı civarında Hristiyan misyonerler İskandinavya’yı istilâ edip Vikingler’i tehdit ettiler, “Eğer pagan adetlerini sürdürürseniz sonsuz ateşin yandığı Cehennem’e gidersiniz” diyerek.

Vikingler bu güzel haber için teşekkür ettiler. Zira onlar soğuktan titriyorlardı, korkudan değil.

Vikingler’in Hristiyan misyonerlere verdiği cevap şu: “Bu güzel haber için size teşekkür ediyoruz. Çünkü biz burada soğuktan donuyoruz. Cehennem ne güzelmiş, sıcak bir yer. Sizin yaptığınız tehditler, bizim hoşumuza gider.” (692)

Birazdan okuyacaklarınızı ise şaşkınlıkla karşılayacak ve vereceğimiz bilgileri hayretler içinde takip edeceksiniz:

Bugün İngilizce’de SalıÇarşambaPerşembe ve Cuma günlerinin isimleri olan “Tuesday”“Wednesday”“Thursday” ve “Friday” sözcükleri, gerçekte “Tyrsday”“Odinsday”“Thorsday” ve “Freyday” ifadelerinden doğmuş olup Eski İskandinavya Tanrıları’na atfen kullanılmıştır ve “Tyr’ün Günü”“Odin’in Günü”“Thor’un Günü” ve “Frey’in Günü” demektir. “Tyrsday = Tuesday” (Tyr’ün Günü  = Salı)“Odinsday = Wednesday” (Odin’in Günü = Çarşamba)“Thorsday = Thursday” (Thor’un Günü = Perşembe) ve “Freyday = Friday” (Frey’in Günü = Cuma), İskandinavya Tanrıları’nın isimlerinden dolayı İngilizce’de kullanılan gün isimleridirler. (693)

● Tyrsday (= Tyr’ün Günü) → Tuesday (= Salı)

● Odinsday (= Odin’in Günü) → Wednesday (= Çarşamba)

● Thorsday (= Thor’un Günü) → Thursday (= Perşembe)

● Freyday (= Frey’in Günü) → Friday (= Cuma) (694)

İngilizce’deki diğer gün isimleri olan “Monday” (Pazartesi)Saturday (Cumartesi) ve “Sunday” (Pazar) kelimeleri ise Ay (Moon)Satürn (Saturn) ve Güneş (Sun)’ten dolayı verilmiştir. Gök cisimlerine atfen isimlendirilmişlerdir. (695)

Vikingler’in İngiltere’nin etnik yapısına, kültürüne ve hatta diline büyük etkileri olmuştur. Günümüz İngilizce’sinde İskandinavya menşeli yüzlerce Vikingce (Eski Norsça) kökenli kelime vardır. “Husband”“fellow”“law”“outlaw”“knife”“race”“thrift”“window”“sister” gibi oldukça temel ve yaygın olan kelimeler; “skirt”“ski”“sky” gibi “sk-” ile başlayan kelimeler İskandinavya / Viking kökenlidir. (696)

Danimarka Vikingleri’nin iskân ettiği Kuzey İngiltere’deki birçok yer adı Danca kökenlidir. Winthorpe gibi “-thorpe” ile biten ve GrimsbyRugbySelbyBarnbySothebyDerbyWhitbyAislabyBalby gibi “-by” ile biten yer adları buna örnek verilebilir. (697) Sadece Yorkshire’de “–by” ile biten 210 yer adı vardır. Lincolnshire’da 220 adet İskandinavya / Viking kökenli yer adı bulunmaktadır. Bir sonek olarak “–by”, eski Viking dilinde ve halen kullanılmakta olan Danca, İsveççe ve Norveççe dillerinde “köy”“şehir”“yerleşim birimi” anlamlarına gelmektedir. (698)

Sadece bunlar da değil.

Eski Viking Tanrıları, bugün pekçok yerleşim birimlerinin hatta başkentlerin isimlerinde de halen yaşamaya devam ediyorlar.

Faroe Adaları’nın başkenti olan Torshavn (Tórshavn; Thorshavn) şehrinin ismi, “Thor’un Limanı” demektir. Eski Viking Tanrısı Thor’un ismini taşımaktadır. (699) Fareoliler zaten kendilerini Vikingler döneminden kalma bir kavim olarak kabul ederler. (700)

Faroe Adaları’nın başkenti Tórshavn (Thorshavn)’ın yanısıra, Danimarka’daki Thorsager, İsveç’teki Thorsborg ve Thorsbro, Norveç’teki Thorsbiörg, İngiltere’deki Thurstable ve Thors Well, İzlanda’daki ThorsnessThornesslönd ve Thorsmörk, hepsi de eski Viking Tanrısı Thor’un ismine atfen bu adları taşıyan yerleşim birimleridirler. İzlanda’da akan Thorsa Nehri de aynı şekilde. (701)

Daha ilginci de şu: Eski Viking Tanrısı Thor, daha önce anlattığımız üzere, “Yıldırım Tanrısı”dır. Bugün Almanca’da “yıldırım” anlamına gelen “donner” kelimesi de buradan türemiştir. Zaten İngilizce’de “Thor’un Günü” anlamında ismi “Thursday” olan Perşembe gününün Almancası “Donnerstag” şeklindedir, yani “Yıldırım Günü”.

Yıldırım Tanrısı Thor’a atfen şehirler olur da, Baş Tanrı Odin’e atfen şehirler olmaz mı?

Danimarka’nın 3. büyük şehri olan Odense’nin ismi Viking Tanrısı Odin’e atfen verilmiştir. Şehir ilk olarak Odinsey ismiyle kurulmuştur ve “Odin’e adanmış yer” demektir. (702)

Yukarıda da anlattığımız üzere, bugünkü Rusya ve Ukrayna ülkelerini kuranlar Vikingler’dir. Vikingler 882 yılında Kiev Rus Devleti’ni kurmuşlardı. (703) Bir görüşe göre, Ukrayna’nın 4. büyük şehri olan Dinyeper (Днiпрo)’in de aslında gerçek ismi Odinyeper’dir. Vikingler bu isimle kurmuş, Baş Tanrı Odin’e ithaf etmişlerdir. Zamanla ismin başharfi düşmüş, Dinyeper halini almıştır. (704)

Eski Viking Tanrıları’nın halen yaşamaya devam ettiği alanlar, sadece gün isimleri ve şehir isimleri değildirler. Bugün dünyada, bir Viking Tanrısı’nın ismini taşıyan parlamento dahi vardır.

Türkiye’de özellikle bir aralar “kara para” iddiâları nedeniyle epey gündem olan Man Adası’nın parlamentosunun ismi Tynwald (Tinvaal)’dır ve 979 tarihinde Vikingler tarafından kurulmuştur.

Bugün Birleşik Britanya Krallığı’na bağlı olan Man Adası (Ellan Vannin)’nın parlamentosu olan Tynwald, niçin bu ismi taşımaktadır? Vikingler bu parlamentoyu kurarken – ki dünyanın en eski parlamentolarından biridir – ona niçin bu ismi vermişlerdir?

Az önce Viking dînini ve tanrılarını anlattığımız üzere, Vikingler’de “Savaş, Zafer ve Adalet Tanrısı”nın ismi Tyr (Týr)’dür. Böyle olduğu içibn “týrn”“tyn” veya “tinn”, onların dilinde “adalet” anlamına geliyordu. Adalet Tanrısı Tyr’ün adaletli yönetimini temsilen, kurdukları parlamentoya bu ismi verdiler. Man Adası’nın parlamentosu olan Tynwald, halen bu Viking Tanrısı’nın ismini taşımaktadır. (705)

     ■ ANGLO – SAKSON PAGANİZMİNE GÖRE İLK İNSANLAR

Britanya’dayız…

Anglo – Sakson Paganizmi ya da Anglo – Sakson Heatenizmi, Kuzeybatı Avrupa’nın ve Britanya Adası’nın Hristiyanlık öncesi, 5. – 8. yy’lar arasındaki eski inançlarını ve dînî uygulamalarını ifade eder. Britanya’daki Anglo – Saksonlar’ın, Cermen kollektif halklarının Hristiyanlık öncesi çoktanrılı dînini tanımlar. Dînî çalışmalarda, bir bütün olarak Cermen dîninin bir bileşeni ve özellikle ana kıtadaki Güney Cermen dîninin bir parçası olarak sınıflandırılır. (706)

Anglo – Sakson Paganizmi, uygulayıcılarının birçok tanrıya inandığı çoktanrılı bir inanç sistemiydi. Tanrılara tekil olarak “ós” (tanrı) veya çoğul olarak “ése” (tanrılar) denirdi. Başlıca tanrıları; Wōden (ana tanrı), Frīg (en yüksek tanrıça), Þunor (gök gürültüsü tanrısı), Tīw / Tīg (kılıçla savaşan tanrı) ve Bældæg / Beldeg / Beldeyg (ana tanrı Wōden’in oğlu) idi. (707)

Anglo – Sakson Paganizmi’nin kozmolojik inançları hakkında çok az şey biliniyor. Her topluluğun, geniş çapta paylaşılan bir “altta yatan bir sistem” olabileceği düşünülmesine rağmen, muhtemelen kozmolojiye dair kendi bakış açılarına sahip idiler. (708) 10. yy’a ait “Dokuz Bitki Tılsımı”, daha önceki bir pagan kozmolojik inancına atıfta bulunabilecek yedi dünyadan bahseder. (709) Kadere karşılık gelen kavramları “wyrd” idi, (710) Her ne kadar böyle bir inancın varlığına doğrudan tanıklık edecek hiçbir kanıtımız olmasa da, Anglo – Saksonlar’ın kozmolojik bir dünya ağacına inanmış olma olasılığı hayli yüksek görülmüştür. (711) Bazı bilim insanlarının iddiâ ettiği gibi, “dünya ağacı” kavramının ortak bir Hind – Avrupa kökünden türetilmiş olabileceği durumu sözkonusuysa, bu fikir desteklenebilir. (712)

     ■ ESKİ CERMEN PAGANİZMİNE GÖRE İLK İNSANLAR

Almanya’dayız…

Eski Cermen Paganizmi ya da Eski Cermen Heatenizmi, Merkezî Avrupa’daki Cermen halklarının 5. – 8. yy’lar arasındaki, Hristiyanlık öncesi eski inançlarını ve dînî uygulamalarını kapsar. Cermen dilleri proto – Hind – Avrupa dillerinden geliştiğinden, Cermen mitolojisi de nihayetinde proto – Hind – Avrupa dînlerinin bir türevidir. İskandinavya’daki petroglifler gibi arkeolojik kalıntılar, en azından İskandinav Tunç Çağı’ndan beri Cermen mitolojisinde süreklilik olduğunu gösteriyor. Kuzey Cermen ve daha az ölçüde Anglo – Sakson mitolojisiyle karşılaştırıldığında, Kıta Cermen Paganizmi’nin örnekleri son derece parçalıdır. (713)

Cermen mitolojisine ilişkin en eski yazılı kaynaklar, Romalı yazarların edebiyatını içerir. Buna Roma İmparatoru Gaius Iulius Caesar (M. Ö. 100 – M. Ö. 44)’ın “Galya Savaşları Üzerine Yorumlar” adlı yazıları (714), eski Yunan tarihçi, coğrafyacı ve filozof Strávon (M. Ö. 63 – M. S. 24)’un “Geoğrafiká” (Coğrafya) adlı eseri (715) ve Romalı tarihçi, hatip, avukat ve senatör Publius Gaius Cornelius Tacitus (56 – 120)’un “Germania” (Cermenistan) adlı eseri (716) dahildir. Cermen mitolojisi üzerine daha sonraki Latince kaynaklar arasında, Got asıllı Bizanslı bürokrat İordánis o Alanós (? – 552)’un kısaca “Getica” olarak bilinen “De Origine Actibusque Getarum” (Tanrılar’ın Kökeni ve Eylemleri) adlı eseri (717), Venedikli tarihçi ve piskopos Paolo Diacono (720 – 99)’nun “Historia Langobardorum” (Lombardiya Tarihi) adlı eseri (718), Anglo – Sakson dünyasının ilk tarih yazarı olan İngiliz tarihçi, kronolog ve teolog Bǣda (673 – 735)’nin “Historia Ecclesiastica Gentis Anglorum” (İngiliz Halkının Kilisevî Tarihi) adlı eseri (719), Bremenli Cermen piskopos Azîz Rimbert (830 – 88)’in “Vita Ansgarii” (Ansgar’ın Yaşamı) adlı eseri (720), Bremenli Cermen tarihçi ve piskopos Adam von Bremen (1050 – 85)’in “Gesta Hammaburgensis Ecclesiae Pontificum” (Hamburg Piskoposlarının Eylemleri) adlı eseri (721) ve Danimarkalı tarihçi, teolog ve yazar Saxo Grammaticus (1160 – 1216)’un “Gesta Danorum” (Danlar’ın Eylemleri) adlı eseri (722) zikredilebilir.

Eski Cermen Dîni’nde Tanrılar ve yaratılış mitolojisi, yukarıda ayrıntılı bir şekilde anlatığımız Eski Viking Dîni ile aynıdır. Bir farkla ki, insanın yaratılışı ve ilk insanın kim olduğu konusu – ki bizi ilgilendiren de bu – değişiktir.

     Tacitus’un “Germania” (Cermenistan) adlı eserinde yazdığına göre, Cermen Dîni’ne göre Tanrı tarafından yaratılan ilk insan, Tuisto ve oğlu Mannum’dur. Tuisto adlı bu ilk insan ve O’nun oğlu Mannum, Cermen halkının atalarıdırlar. Romalı tarihçi, hatip, avukat ve senatör Tacitus, Latince olarak kaleme aldığı “Germania” adlı eserinde bunu şöyle anlatır:

     “Celebrant carminibus antiquis. Quod unum apud illos memoriae et annalium genus est. Tuisconem deum Terra editum et filium Mannum originem gentis conditorisque.” (Halklarının ataları ve kurucuları olarak, Cermenler’i eski şarkılarla yüceltiyorlar. Sahip oldukları tek tür tarihsel gelenek, topraktan büyümüş bir Tanrı olan Tuisto ve oğlu Mannus.” (723)

     “Tuisto” ismi, Hind – Avrupa dillerinde “iki” (Kürtçe’de “du”, Farsça’da “do”, Yunanca’da “dúo“, İtalyanca’da “due”, Fransızca’da “deux”, Almanca’da “zwei”, Danca’da “to”, İngilizce’de “two”) sayısından (sözcüğünden) türetilmiş bir isim olup “İki kez” yani “Çift” demektir. (724) Bu da ilk insan olan Tuisto’nun çift cinsiyetli (hem erkek hem kadın) olduğunu ve kendi kendini dölleyerek Mannum’u doğurduğunu gösteriyor.

“Mannum” adı da Almanca’da “adam” anlamına gelen “mann” sözcüğünden gelir. Ancak daha önce Hinduizm’i anlatırken bahsettiğimiz üzere, Hinduizm inancına göre Tanrı (Brahma) tarafından yaratılan ilk insanın adı Manu (मनुः)’dur. (725) İlk insan olan “Manu”nun ismi, Sanskritçe’de “İnsan” anlamına gelir. Bu kelime de Sanskritçe’de “düşünmek” anlamına gelen “man” sözcüğünden türemiştir. (726) Dolayısıyla “Manu”, tam olarak “düşünen varlık” demek. Bu da bugün kullandığımız “Homo sapiens” ifadesine tekabül etmekte. Bir de ilginç bir bilgi: Bugün Batı dillerinde “insan” veya “adam” anlamına gelen “man” kelimesi işte buradan, Hinduizm’deki ilk insan olan Manu’dan gelir.

Yunanistan’dayız…

– devam edecek –

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.