enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
17,2343
EURO
17,6311
ALTIN
977,49
BIST
2.382,45
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
30°C
İstanbul
30°C
Açık
Perşembe Açık
30°C
Cuma Az Bulutlu
28°C
Cumartesi Az Bulutlu
25°C
Pazar Az Bulutlu
25°C

Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler – 21

22.06.2022 21:43
0
A+
A-

Antik dönemde ve kadim zamanlarda dünyadışı varlıklarla temas olduğunun ciddi ciddi kanıtları (veya dayanakları diyelim, daha doğru olur) bulunuyor. Hem arkeolojik keşifler, bilimsel bulgular, hem dinî metinler ve kutsal kitapların anlatımları, hem de biyoloji, insan vücûdunun anatomisi, bu “uçuk” görünen iddiâları ciddi biçimde destekliyor.

İsterseniz gelin, antik dönemde ve kadim zamanlarda dünyadışı varlıklarla temas olduğuna dair iddiâları seslendirenlerin “kanıt” olarak snndukları bu hususları daha detaylıca inceleyelim.

Şimdi bu konudaki dînî, tarihî, arkeolojik ve biyolojik delilleri sunacağız:

     1 – Dînî deliller ve kutsal kitapların anlatımları

Başta semavî dînler olmak üzere çeşitli dînlere ait kutsal metinler, antik dönemde ve kadim zamanlarda dünyadışı varlıklarla temas olduğunu kesin bir dille ifade etmektedir.

Bu konuda özellikle MusevîlikHristiyanlıkİslamiyetZerdüştîlikHinduizmŞintoizmEski Viking DîniEski Yunan DîniEski Mısır (Kemet) DîniLugbara DîniSotho DîniAfat RoogTiwanakuTawantinsuyuMaya Dîni ve Dinê Navayo’ya ait kutsal kitaplar, bunun gerçekliğini net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Musevîlik’in kutsal kitabı “Tevrat”, Hristiyanlık’ın kutsal kitabı “İncil”, İslam’ın kutsal kitabı “Kur’an-ı Kerîm”, Zerdüştîlik’in kutsal kitabı “Avesta”, Hinduizm’in kutsal kitabı “Ramayana”, Şintoizm’in kutsal kitapları “Kojiki” ve “Nihon Şoki”, Vikingler’e ait sagalar, Eski Yunan’a ve Eski Mısır’a ait mitolojiler, Lugbara ve Sotho dînlerindeki yaratılış inancı, Afat Roog’un kutsal metinleri “A nax” ve “A leep”, Tiwanaku’nun kutsal metni “Wirakoça Paçyaçaçiç”, Tawantinsuyu’nun kutsal metni “Huarochiri”, Maya Dîni’nin kutsal kitabı “Popol Vuh” ve Dinê Navayo’nun kutsal metni “Dinê Bahane”, antik dönemde ve kadim zamanlarda dünyadışı varlıklarla temas olduğunu hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde anlatmakta, bizlere bildirmektedir.

Yahudîlik’in kutsal kitabı Tevrat’ın “Tekvin” (Yaratılış)“Çölde Sayım”“Eyyûb” ve “Ezekiel” bölümleri ile apokrif “Enox” kitabı, “Sümer Tabletleri”nde anlatılan “yaratılış öyküsünün” ve Anunnakiler’in gerçek olduğunu çok net biçimde ortaya koymaktadır.

Tevrat’ın “Tekvin” bölümünde şunlar anlatılmaktadır:

וַֽיְהִי֙ כִּֽי־הֵחֵ֣ל הָֽאָדָ֔ם לָרֹ֖ב עַל־פְּנֵ֣י הָֽאֲדָמָ֑ה וּבָנֹ֖ות יֻלְּד֥וּ לָהֶֽם׃ וַיִּרְא֤וּ בְנֵי־הָֽאֱלֹהִים֙ אֶת־בְּנֹ֣ות הָֽאָדָ֔ם כִּ֥י טֹבֹ֖ת הֵ֑נָּה וַיִּקְח֤וּ לָהֶם֙ נָשִׁ֔ים מִכֹּ֖ל אֲשֶׁ֥ר בָּחָֽרוּ׃ וַיֹּ֣אמֶר יְהוָ֗ה לֹֽא־יָדֹ֨ון רוּחִ֤י בָֽאָדָם֙ לְעֹלָ֔ם בְּשַׁגַּ֖ם ה֣וּא בָשָׂ֑ר וְהָי֣וּ יָמָ֔יו מֵאָ֥ה וְעֶשְׂרִ֖ים שָׁנָֽה׃

הַנְּפִלִ֞ים הָי֣וּ בָאָרֶץ֮ בַּיָּמִ֣ים הָהֵם֒ וְגַ֣ם אַֽחֲרֵי־כֵ֗ן אֲשֶׁ֨ר יָבֹ֜אוּ בְּנֵ֤י הָֽאֱלֹהִים֙ אֶל־בְּנֹ֣ות הָֽאָדָ֔ם וְיָלְד֖וּ לָהֶ֑ם הֵ֧מָּה

וַיַּ֣רְא יְהוָ֔ה כִּ֥י רַבָּ֛ה רָעַ֥ת הָאָדָ֖ם בָּאָ֑רֶץ וְכָל־יֵ֙צֶר֙ מַחְשְׁבֹ֣ת לִבֹּ֔ו רַ֥ק רַ֖ע כָּל־הַיֹּֽום׃ וַיִּנָּ֣חֶם יְהוָ֔ה כִּֽי־עָשָׂ֥ה אֶת־הָֽאָדָ֖ם בָּאָ֑רֶץ וַיִּתְעַצֵּ֖ב אֶל־לִבֹּֽו׃ וַיֹּ֣אמֶר יְהוָ֗ה אֶמְחֶ֨ה אֶת־הָאָדָ֤ם אֲשֶׁר־בָּרָ֙אתִי֙ מֵעַל֙ פְּנֵ֣י הָֽאֲדָמָ֔ה מֵֽאָדָם֙ עַד־בְּהֵמָ֔ה עַד־רֶ֖מֶשׂ וְעַד־עֹ֣וף הַשָּׁמָ֑יִם כִּ֥י נִחַ֖מְתִּי כִּ֥י עֲשִׂיתִֽם׃

וְנֹ֕חַ מָ֥צָא חֵ֖ן בְּעֵינֵ֥י יְהוָֽה׃

“Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu. Allah’ın oğulları olan göksel varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler. Allah, ‘Rûhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür’ dedi, ‘İnsanın ömrü yüzyirmi yıl olacak.’

Allah’ın oğulları olan göksel varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Allah baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte. İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı. ‘Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım’ dedi, ‘Çünkü onları yarattığıma pişman oldum.’

Ama Nûh Allah’ın gözünde lütûf buldu.” (1824)

Tevrat’taki bu âyetlerde, “Allah’ın oğulları” ve “Göksel varlıklar” olarak nitelenen ve başka bir gezegenden Dünya gezegenine gelip bu gezegende insan kızlarıyla evlenen ve bizden çok daha gelişmiş bir uygarlığa sahip dünyadışı varlıklardan bahsediyor. Tevrat bunları Nefiller olarak adlandırıyor. Bunlar tam olarak Anunnakiler’dir. Kutsal kitap Tevrat’taki bu Nefilim anlatısı ile “Sümer Tabletleri”ndeki Anunnaki anlatısı, en ince ayrıntısına kadar aynı şeyden bahsediyor.

Tevrat’taki “Nefilim” (Nefiller) ifadesi, bazı Kutsal Kitap tefsirlerinde “Devler” olarak çevrilir. Birçok Yahudî ve Hristiyan dîn âlimi ve müfessirleri bunları Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva (as)’nın soyundan olmayan dünyadışı (başka gezegenden) başka bir insan türü olarak görmüştür. Tevrat bunlara – tıpkı “Sümer Tabletleri” ve Sümer (Kenger) inancındaki gibi – “Allah’ın oğulları” diyor. Bazı dîn âlimleri ve müfessirler ise, Nefiller’in, direk bu göksel varlıklar (Allah’ın oğulları) değil, göksel varlıklar (Allah’ın oğulları) ile insan kızlarının evliliğinden doğan soy olduğunu söylüyorler. Yani Nefiller, Anunnakiler’in çocuklarıdır. (1825)

Tevrat’taki bu âyetlerden, şu hususları anlıyoruz:

1 – Çok kadim zamanlarda, öyle ki insanların yeryüzünde yeni yeni yaşamaya ve dolaşmaya başladığı en ilksel zamanda, dünyadışı bir yerden, başka bir gezegenden tıpkı insanlar gibi ama bizden daha gelişkin birtakım göksel varlıklar bizim gezegenimize geliyorlar. Tevrat bunlara, İbranice orijinaliyle “Ben-i Elohim” (בני האלהים) yani “Allah’ın oğulları” diyor ama Allah’ın kendisi yarattıklarına böyle demeyeceğine göre muhtemeldir ki bunu o zamanki insanlar söylüyor, bu göksel varlıkları “Allah’ın oğulları” (Ben-i Elohim) olarak nitelendiriyorlar. Tevrat o dönem insanlarının dili ve anlayışıyla olayı anlatıyor.

2 – Bu dünyadışı (uzaylı) erkekler, yeryüzündeki insan kadınları görünce onların güzelliğine âşık oluyorlar. Dünyadışı bu uzaylı erkekler ile yeryüzündeki insan ırkına mensup kızlar arasında yaygın bir biçimde evlilikler gerçekleşiyor. Bu evliliklerden de çocuklar doğuyor ve melez bir insan ırkı oluşuyor.

3 – Uzaylı ırk ile dünyalı ırkın evliliğinin sonucu olan bu melez insan ırkı, uzun bir süre yeryüzünde hükümranlık sürüyor.

4 – Bunlar birçok doğaüstü (o zamanki normal insanlara göre ilahî) güçlere sahip oldukları için birçok kahramanlıklar ve üstün beceriler sergiliyorlar, bu yüzden efsaneleşiyorlar ve şöhretleri yayılıyor.

5 – Fakat kötülükleri iyiliklerinden daha baskın olduğu için, bunlar yeryüzünde pekçok kötülükler yapıyorlar. Onlar yüzünden suç ve günâh yaygınlaşıyor.

6 – Allah bu yüzden tüm insanları cezalandırmak istiyor, onları yeryüzünden silip atmaya karar veriyor.

7 – Allah bu kararı alırken, sadece insanları değil, yeryüzünde yaşayan tüm hayvanları, hatta sürüngenleri ve kuşları da tümden helak etmek istiyor. İnsanlar tamam da, hayvanlar niye? Hayvanların günâhı nedir, ne suç işlemişler, bilmiyoruz. Her dîndar insanın sıkıştığında yaptığı gibi biz de “Rabbim neylerse güzel eyler” deyip geçelim…

8 – Kürdistan topraklarında gerçekleşen (1826) ve tüm dünyayı etkileyen Nûh Tufanı hadisesi işte bu yüzden yaşanıyor.

9 – Hz. Nûh (as), Allah’a imân eden muvahhid bir insan olduğu için Allah O’na acıyor ve O ve beraberindekileri Tufan’dan sağ kurtarıyor.

10 – İnsanlık tarihi ikinci defa Hz. Nûh ile başlıyor ve biz tüm insanlar Nûh’un çocuklarıyız. (1827)

Tevrat’taki bu âyetlerden net biçimde anlaşılan, bunlar… Kitab-ı Mukaddes’teki bu anlatım, “Sümer Tabletleri”ndeki anlatımı yüzde yüz bir doğrulukla tasdik ediyor.

Antik astronot savunucuları, Âdem ile Havva’nın “Tanrı gibi olmak” (daha doğrusu Anunnaki / Nefilim gibi olmak) için yasak meyveden yediklerini ve bunun Homo sapiens’e dönüşmenin ilk adımı olduğunu savunuyorlar. (1828) Temel dayanak, geçmişte yaşanmış olaylarla ilgili raporlar olarak anlaşılan ve dünyadışı varlıklarla karşılaşmaları anlatmayı amaçlayan dînî ve mitolojik metinlerin yeniden yorumlanmasıdır. Dînî metinler sürekli olarak yeni bilimsel gelişmeler ve keşifler ışığında daha berrak ve “bilgili” bir zihinle yeniden okunur ve yorumlanır, ki bu da doğaldır. Kutsal kitap Tevrat’taki âyetler, insanın yaratılışını genetik bir deney olarak anlatan “Sümer Tabletleri”ni yüzde yüz bir kesinlikle doğrulamaktadır. Birçok Yahudî ve Hristiyan dîn âlimi ve müfessir, ayrıca pekçok teolog ve bilim insanı, Tevrat’ta Tanrı’nın ortaya çıkışının bir UFO’nun inişi olarak veya meleklerin dünyadışı uzay yolcuları olarak anlatıldığı konusunda hemfikirdirler. (1829)

Birçok insan bunu bilmez ama, Tevrat’taki melekler ile Kur’ân’daki melekler hiç de birbirlerine benzemezler. Biz Müslümanlar’ın algısında melekler, gözle görünmeyen nuranî varlıklardır, çünkü Kur’ân böyle anlatır; fakat Tevrat’ta melekler bu şekilde değil, daha ziyade başka bir gezegenden gelen dünyadışı varlıklar gibi anlatılır. Tevrat’ta melekleri okuduğunuz zaman, sanki dünyadışı uzay yolcularıdırlar.

Tevrat’taki “Nefilim” (נְפִילִים) ifadesi, “dev” anlamına gelen “nefil” (נפיל) sözcüğünün çoğulu (1830) olup “Devler” demektir (1831). Gizemli varlıklar veya dünyadışı varlıklardırlar. Normal insandan daha büyük ve güçlüdürler. (1832) “Nefilim” kelimesi bazı Tevrat tefsirlerinde gevşek bir şekilde “Devler” olarak tercüme edilirken, bazılarında tercüme edilmeden bırakılmıştır. Bazı geleneksel Yahudî müfessirleri onları “Düşmüş Melekler” olarak yorumlar. (1833) “Septuaginta”“Teodosyon”“Latin Vulgatı”“Samirî Targumu”“Onkelos Targumu” ve “Neofiti Targumu” da dahil olmak üzere, eski Tevrat versiyonlarının çoğu, “Nefilim” kelimesini “Devler” olarak çevirir. (1834) “Súmmaxos” bunu “Şiddetli olanlar” şeklinde çevirir (1835) ve  1. – 2. yy’larda yaşayan Sinoplu Aquila (? – 130)’nın tefsirinde “Düşmüşler” (1836) veya “Düşmanlarının üzerine düşenler” (1837) olarak yorumlanmıştır. Jewish Publication Society (Yahudî Yayın Derneği) tarafından hazırlanan “Pentateuch”ta “Nefilim” kelimesi hiç çevrilmeden “Nefilim” olarak aktarılırken (1838), İncil’in “Kral James Versiyonu”nda kelime “Devler” olarak çevrilmiştir (1839). Nefilim (Devler)’in insanlar ile cinsel ilişkiye girmesi ile ilişkili olduğuna dair ilk açıklamalar “Targum Pseudo – Jonathan”da görülür. Bu yorumlama modern Hristiyan tefsirciler arasında da yaygınlaşmıştır. (1840) Ancak bu inanış, İncil’de Hz. İsa (as)’nın meleklerin evlenemeyeceğini söylemesini (1841) kanıt gösteren çeşitli tefsirciler tarafından kabul görmemektedir. Lakin bazı tefsirciler de İsa’nın orada yalnızca Cennet’teki melekleri kastettiğini söyleyerek bu karşı-düşünceye karşı çıkmaktadırlar. (1842)

Tevrat’ta Nefilim (Devler)’den ikinci bahsediş, “Çölde Sayım” bölümündedir. Bu seferki anlatım da çok çarpıcıdır. Tevrat burada uzun boylu dev insanlardan bahsetmekte ve onlardan Anaklılar diyerek bahsetmektedir. İsim benzerliğine lütfen dikkat ediniz! Tevrat’ın bu bölümünde “Nefiller’in soyundan gelen Anaklılar” diyerek bahsedilen dev boylu Anaklılar, kanımca yüzde yüz ama yüzde yüz ama yüzde yüz Anunnakiler’dir:

וַיִּשְׁלַ֤ח אֹתָם֙ מֹשֶׁ֔ה לָת֖וּר אֶת־אֶ֣רֶץ כְּנָ֑עַן וַיֹּ֣אמֶר אֲלֵהֶ֗ם עֲל֥וּ זֶה֙ בַּנֶּ֔גֶב וַעֲלִיתֶ֖ם אֶת־הָהָֽר׃ וּרְאִיתֶ֥ם אֶת־הָאָ֖רֶץ מַה־הִ֑וא וְאֶת־הָעָם֙ הַיֹּשֵׁ֣ב עָלֶ֔יהָ הֶחָזָ֥ק הוּא֙ הֲרָפֶ֔ה הַמְעַ֥ט ה֖וּא אִם־רָֽב׃ וּמָ֣ה הָאָ֗רֶץ אֲשֶׁר־הוּא֙ יֹשֵׁ֣ב בָּ֔הּ הֲטֹובָ֥ה הִ֖וא אִם־רָעָ֑ה וּמָ֣ה הֶֽעָרִ֗ים אֲשֶׁר־הוּא֙ יֹושֵׁ֣ב בָּהֵ֔נָּה הַבְּמַֽחֲנִ֖ים אִ֥ם בְּמִבְצָרִֽים׃ וּמָ֣ה הָ֠אָרֶץ הַשְּׁמֵנָ֨ה הִ֜וא אִם־רָזָ֗ה הֲיֵֽשׁ־בָּ֥הּ עֵץ֙ אִם־אַ֔יִן וְהִ֨תְחַזַּקְתֶּ֔ם וּלְקַחְתֶּ֖ם מִפְּרִ֣י הָאָ֑רֶץ וְהַ֨יָּמִ֔ים יְמֵ֖י בִּכּוּרֵ֥י עֲנָבִֽים׃

וַֽיַּעֲל֖וּ וַיָּתֻ֣רוּ אֶת־הָאָ֑רֶץ מִמִּדְבַּר־צִ֥ן עַד־רְחֹ֖ב לְבֹ֥א חֲמָֽת׃ וַיַּעֲל֣וּ בַנֶּגֶב֮ וַיָּבֹ֣א עַד־חֶבְרֹון֒ וְשָׁ֤ם אֲחִימַן֙ שֵׁשַׁ֣י וְתַלְמַ֔י יְלִידֵ֖י הָעֲנָ֑ק וְחֶבְרֹ֗ון שֶׁ֤בַע שָׁנִים֙ נִבְנְתָ֔ה לִפְנֵ֖י צֹ֥עַן מִצְרָֽיִם׃ וַיָּבֹ֜אוּ עַד־נַ֣חַל אֶשְׁכֹּ֗ל וַיִּכְרְת֨וּ מִשָּׁ֤ם זְמֹורָה֙ וְאֶשְׁכֹּ֤ול עֲנָבִים֙ אֶחָ֔ד וַיִּשָּׂאֻ֥הוּ בַמֹּ֖וט בִּשְׁנָ֑יִם וּמִן־הָרִמֹּנִ֖ים וּמִן־הַתְּאֵנִֽים׃ לַמָּקֹ֣ום הַה֔וּא קָרָ֖א נַ֣חַל אֶשְׁכֹּ֑ול עַ֚ל אֹדֹ֣ות הָֽאֶשְׁכֹּ֔ול אֲשֶׁר־כָּרְת֥וּ מִשָּׁ֖ם בְּנֵ֥י יִשְׂרָאֵֽל׃

וַיָּשֻׁ֖בוּ מִתּ֣וּר הָאָ֑רֶץ מִקֵּ֖ץ אַרְבָּעִ֥ים יֹֽום׃ וַיֵּלְכ֡וּ וַיָּבֹאוּ֩ אֶל־מֹשֶׁ֨ה וְאֶֽל־אַהֲרֹ֜ן וְאֶל־כָּל־עֲדַ֧ת בְּנֵֽי־יִשְׂרָאֵ֛ל אֶל־מִדְבַּ֥ר פָּארָ֖ן קָדֵ֑שָׁה וַיָּשִׁ֨יבוּ אֹותָ֤ם דָּבָר֙ וְאֶת־כָּל־הָ֣עֵדָ֔ה וַיַּרְא֖וּם אֶת־פְּרִ֥י הָאָֽרֶץ׃ וַיְסַפְּרוּ־לֹו֙ וַיֹּ֣אמְר֔וּ בָּ֕אנוּ אֶל־הָאָ֖רֶץ אֲשֶׁ֣ר שְׁלַחְתָּ֑נוּ וְ֠גַם זָבַ֨ת חָלָ֥ב וּדְבַ֛שׁ הִ֖וא וְזֶה־פִּרְיָֽהּ׃ אֶ֚פֶס כִּֽי־עַ֣ז הָעָ֔ם הַיֹּשֵׁ֖ב בָּאָ֑רֶץ וְהֶֽעָרִ֗ים בְּצֻרֹ֤ות גְּדֹלֹת֙ מְאֹ֔ד וְגַם־יְלִדֵ֥י הָֽעֲנָ֖ק רָאִ֥ינוּ שָֽׁם׃ עֲמָלֵ֥ק יֹושֵׁ֖ב בְּאֶ֣רֶץ הַנֶּ֑גֶב וְ֠הַֽחִתִּי וְהַיְבוּסִ֤י וְהָֽאֱמֹרִי֙ יֹושֵׁ֣ב בָּהָ֔ר וְהַֽכְּנַעֲנִי֙ יֹשֵׁ֣ב עַל־הַיָּ֔ם וְעַ֖ל יַ֥ד הַיַּרְדֵּֽן׃

וַיַּ֧הַס כָּלֵ֛ב אֶת־הָעָ֖ם אֶל־מֹשֶׁ֑ה וַיֹּ֗אמֶר עָלֹ֤ה נַעֲלֶה֙ וְיָרַ֣שְׁנוּ אֹתָ֔הּ כִּֽי־יָכֹ֥ול נוּכַ֖ל לָֽהּ׃ וְהָ֨אֲנָשִׁ֜ים אֲשֶׁר־עָל֤וּ עִמֹּו֙ אָֽמְר֔וּ לֹ֥א נוּכַ֖ל לַעֲלֹ֣ות אֶל־הָעָ֑ם כִּֽי־חָזָ֥ק ה֖וּא מִמֶּֽנּוּ׃ וַיֹּוצִ֜יאוּ דִּבַּ֤ת הָאָ֙רֶץ֙ אֲשֶׁ֣ר תָּר֣וּ אֹתָ֔הּ אֶל־בְּנֵ֥י יִשְׂרָאֵ֖ל לֵאמֹ֑ר הָאָ֡רֶץ אֲשֶׁר֩ עָבַ֨רְנוּ בָ֜הּ לָת֣וּר אֹתָ֗הּ אֶ֣רֶץ אֹכֶ֤לֶת יֹושְׁבֶ֙יהָ֙ הִ֔וא וְכָל־הָעָ֛ם אֲשֶׁר־רָאִ֥ינוּ בְתֹוכָ֖הּ אַנְשֵׁ֥י מִדֹּֽות׃ וְשָׁ֣ם רָאִ֗ינוּ אֶת־הַנְּפִילִ֛ים בְּנֵ֥י עֲנָ֖ק מִן־הַנְּפִלִ֑ים וַנְּהִ֤י בְעֵינֵ֙ינוּ֙ כַּֽחֲגָבִ֔ים וְכֵ֥ן הָיִ֖ינוּ בְּעֵינֵיהֶֽם׃

“Musa, Kenan ülkesini araştırmak üzere onları gönderirken, ‘Negev’e, dağlık bölgeye gidin’ dedi, ‘Nasıl bir ülke olduğunu, orada yaşayan halkın güçlü mü zayıf mı, çok mu az mı olduğunu öğrenin. Yaşadıkları ülke iyi mi kötü mü, kentleri nasıl, surlu mu değil mi anlayın. Toprak nasıl? Verimli mi, kıraç mı? Çevre ağaçlık mı, değil mi? Elinizden geleni yapıp orada yetişen meyvelerden getirin.’ Mevsim, üzümün olgunlaşmaya başladığı zamandı.

Böylece adamlar yola çıkıp ülkeyi Zin Çölü’nden Levo – Hamat’a doğru Rehov’a dek araştırdılar. Negev’den geçip Anakoğulları’ndan Ahiman, Şeşay ve Talmay’ın yaşadığı Hebron’a vardılar. Hebron, Mısır’daki Soan kentinden 7 yıl önce kurulmuştu. Eşkol Vadisi’ne varınca, üzerinde bir salkım üzüm olan bir asma dalı kestiler. Adamlardan ikisi dalı bir sırıkta taşıdılar. Yanlarına nar, incir de aldılar. İsrailliler’in kestiği üzüm salkımından dolayı oraya ‘Eşkol Vadisi’ adı verildi.

Kırk gün dolaştıktan sonra adamlar ülkeyi araştırmaktan döndüler. Paran Çölü’ndeki Kadeş’e, Musa’yla Harun’un ve İsrail topluluğunun yanına geldiler. Onlara ve bütün topluluğa gördüklerini anlatıp ülkenin ürünlerini gösterdiler. Musa’ya, ‘Bizi gönderdiğin ülkeye gittik’ dediler, ‘Gerçekten süt ve bal akıyor orada! İşte ülkenin ürünleri… Ancak orada yaşayan halk güçlü, kentler de surlu ve çok büyük. Orada Anak soyundan gelen insanları bile gördük. Amalekliler Negev’de; Hititler, Yevuslular ve Amorlular dağlık bölgede; Kenanlılar da denizin yanında ve Şeria Irmağı’nın kıyısında yaşıyor.’

Kalev, Musa’nın önünde halkı susturup, ‘Oraya gidip ülkeyi ele geçirelim. Kesinlikle buna yetecek gücümüz var’ dedi. Ne var ki, kendisiyle oraya giden adamlar, ‘Bu halka saldıramayız, onlar bizden daha güçlü’ dediler. Araştırdıkları ülke hakkında İsrailliler arasında kötü haber yayarak, ‘Boydan boya araştırdığımız ülke, içinde yaşayanları yiyip bitiren bir ülkedir’ dediler, ‘Üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu. Nefiller’i, Nefiller’in soyundan gelen Anaklılar’ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük.’” (1843)

Tevrat’taki bu âyetlerin son pasajında, “Üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu. Nefiller’i, Nefiller’in soyundan gelen Anaklılar’ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük” denilmektedir. Burada çok açık biçimde Nefiller (Devler) ve onların soyundan gelen Anaklılar (kanımca Anunnakiler)’dan bahsedilmekte ve “Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük” söylendiği aktarılmaktadır.

Tevrat’taki bu âyetlerden, dev insanların (Anunnakiler’in) Hz. Musa (as) zamanında Kenan topraklarında yaşadıklarını öğrenmekteyiz. (1844)

Tevrat’ın “Eyyûb” kitabında da Nefilim’den iki kez bahsedilir:

וַיְהִ֣י הַיֹּ֔ום וַיָּבֹ֙אוּ֙ בְּנֵ֣י הָאֱלֹהִ֔ים לְהִתְיַצֵּ֖ב עַל־יְהוָ֑ה וַיָּבֹ֥וא גַֽם־הַשָּׂטָ֖ן בְּתֹוכָֽם

“Bir gün göksel varlıklar Rabb’in huzuruna çıkmak için geldiklerinde, Şeytan da onlarla geldi.” (1845)

וַיְהִ֣י הַיֹּ֔ום וַיָּבֹ֙אוּ֙ בְּנֵ֣י הָֽאֱלֹהִ֔ים לְהִתְיַצֵּ֖ב עַל־יְהוָ֑ה וַיָּבֹ֤וא גַֽם־הַשָּׂטָן֙ בְּתֹכָ֔ם לְהִתְיַצֵּ֖ב עַל־יְהוָֽה

“Başka bir gün göksel varlıklar Rabb’in huzuruna çıkmak için geldiklerinde Şeytan da Rabb’in huzuruna çıkmak için onlarla gelmişti.” (1846)

Tevrat’ta Nefilim (Devler)’den üçüncü bahsedişin, “Ezekiel” bölümünde dolaylı ifadelerle yapıldığına inanılmaktadır. (1847) Ancak bu konuda görüş birliği yoktur. Geleneksel sesli harfler Ortaçağ’da metne eklendiğinde, bölümde Nefiller ile ilişkili söz öbeği “Gibborim Neflim” (Düşmüş Savaşçılar) olarak okunur. Ancak bazı akademisyenler söz öbeğinin “Gibborim Nefilim” (Nefilim Savaşçıları) olarak okunacağını belirtir. (1848)

Tevrat’ın “Ezekiel” bölümünün başında çok ilginç ve çarpıcı bir anlatım vardır. Âyetlerde çok açık biçimde UFO’lardan ve uzay gemisiyle Dünya’ya gelen dünyadışı varlıklardan bahsedilmektedir. Evet, yanlış duymadınız. Şimdi bu âyetleri paylaşacağım, ama peşinen söyleyeyim, eğer bu âyetleri daha önce bilmiyor ve şimdi ilk kez okuyacaksanız, okurken şok geçireceksiniz. Birlikte okuyalım:

וַיְהִ֣י׀ בִּשְׁלֹשִׁ֣ים שָׁנָ֗ה בָּֽרְבִיעִי֙ בַּחֲמִשָּׁ֣ה לַחֹ֔דֶשׁ וַאֲנִ֥י בְתֹֽוךְ־הַגֹּולָ֖ה עַל־נְהַר־כְּבָ֑ר נִפְתְּחוּ֙ הַשָּׁמַ֔יִם וָאֶרְאֶ֖ה מַרְאֹ֥ות אֱלֹהִֽים׃

בַּחֲמִשָּׁ֖ה לַחֹ֑דֶשׁ הִ֚יא הַשָּׁנָ֣ה הַחֲמִישִׁ֔ית לְגָל֖וּת הַמֶּ֥לֶךְ יֹויָכִֽין׃ הָיֹ֣ה הָיָ֣ה דְבַר־יְ֠הוָה אֶל־יְחֶזְקֵ֨אל בֶּן־בּוּזִ֧י הַכֹּהֵ֛ן בְּאֶ֥רֶץ כַּשְׂדִּ֖ים עַל־נְהַר־כְּבָ֑ר וַתְּהִ֥י עָלָ֛יו שָׁ֖ם יַד־יְהוָֽה׃

וָאֵ֡רֶא וְהִנֵּה֩ ר֨וּחַ סְעָרָ֜ה בָּאָ֣ה מִן־הַצָּפֹ֗ון עָנָ֤ן גָּדֹול֙ וְאֵ֣שׁ מִתְלַקַּ֔חַת וְנֹ֥גַֽהּ לֹ֖ו סָבִ֑יב וּמִ֨תֹּוכָ֔הּ כְּעֵ֥ין הַחַשְׁמַ֖ל מִתֹּ֥וךְ הָאֵֽשׁ׃ וּמִ֨תֹּוכָ֔הּ דְּמ֖וּת אַרְבַּ֣ע חַיֹּ֑ות וְזֶה֙ מַרְאֵֽיהֶ֔ן דְּמ֥וּת אָדָ֖ם לָהֵֽנָּה׃ וְאַרְבָּעָ֥ה פָנִ֖ים לְאֶחָ֑ת וְאַרְבַּ֥ע כְּנָפַ֖יִם לְאַחַ֥ת לָהֶֽם׃ וְרַגְלֵיהֶ֖ם רֶ֣גֶל יְשָׁרָ֑ה וְכַ֣ף רַגְלֵיהֶ֗ם כְּכַף֙ רֶ֣גֶל עֵ֔גֶל וְנֹ֣צְצִ֔ים כְּעֵ֖ין נְחֹ֥שֶׁת קָלָֽל׃ וְיָדֹו וִידֵ֣י אָדָ֗ם מִתַּ֙חַת֙ כַּנְפֵיהֶ֔ם עַ֖ל אַרְבַּ֣עַת רִבְעֵיהֶ֑ם וּפְנֵיהֶ֥ם וְכַנְפֵיהֶ֖ם לְאַרְבַּעְתָּֽם׃ חֹֽבְרֹ֛ת אִשָּׁ֥ה אֶל־אֲחֹותָ֖הּ כַּנְפֵיהֶ֑ם לֹא־יִסַּ֣בּוּ בְלֶכְתָּ֔ן אִ֛ישׁ אֶל־עֵ֥בֶר פָּנָ֖יו יֵלֵֽכוּ׃

וּדְמ֣וּת פְּנֵיהֶם֮ פְּנֵ֣י אָדָם֒ וּפְנֵ֨י אַרְיֵ֤ה אֶל־הַיָּמִין֙ לְאַרְבַּעְתָּ֔ם וּפְנֵי־שֹׁ֥ור מֵֽהַשְּׂמֹ֖אול לְאַרְבַּעְתָּ֑ן וּפְנֵי־נֶ֖שֶׁר לְאַרְבַּעְתָּֽן׃  וּפְנֵיהֶ֕ם וְכַנְפֵיהֶ֥ם פְּרֻדֹ֖ות מִלְמָ֑עְלָה לְאִ֗ישׁ תַּיִם חֹבְרֹ֣ות אִ֔ישׁ וּשְׁתַּ֣יִם מְכַסֹּ֔ות אֵ֖ת גְּוִיֹתֵיהֶֽנָה וְאִ֛ישׁ אֶל־עֵ֥בֶר פָּנָ֖יו יֵלֵ֑כוּ אֶ֣ל אֲשֶׁר֩ יִֽהְיֶה־שָׁ֨מָּה הָר֤וּחַ לָלֶ֙כֶת֙ יֵלֵ֔כוּ לֹ֥א יִסַּ֖בּוּ בְּלֶכְתָּֽן׃

וּדְמ֨וּת הַחַיֹּ֜ות מַרְאֵיהֶ֣ם כְּגַחֲלֵי־אֵ֗שׁ בֹּֽעֲרֹות֙ כְּמַרְאֵ֣ה הַלַּפִּדִ֔ים הִ֕יא מִתְהַלֶּ֖כֶת בֵּ֣ין הַחַיֹּ֑ות וְנֹ֣גַהּ לָאֵ֔שׁ וּמִן־הָאֵ֖שׁ יֹוצֵ֥א בָרָֽק׃ וְהַחַיֹּ֖ות רָצֹ֣וא וָשֹׁ֑וב כְּמַרְאֵ֖ה הַבָּזָֽק׃

וָאֵ֖רֶא הַחַיֹּ֑ות וְהִנֵּה֩ אֹופַ֨ן אֶחָ֥ד בָּאָ֛רֶץ אֵ֥צֶל הַחַיֹּ֖ות לְאַרְבַּ֥עַת פָּנָֽיו׃ מַרְאֵ֨ה הָאֹופַנִּ֤ים וּמַעֲשֵׂיהֶם֙ כְּעֵ֣ין תַּרְשִׁ֔ישׁ וּדְמ֥וּת אֶחָ֖ד לְאַרְבַּעְתָּ֑ן וּמַרְאֵיהֶם֙ וּמַ֣עֲשֵׂיהֶ֔ם כַּאֲשֶׁ֛ר יִהְיֶ֥ה הָאֹופַ֖ן בְּתֹ֥וךְ הָאֹופָֽן׃ עַל־אַרְבַּ֥עַת רִבְעֵיהֶ֖ן בְּלֶכְתָּ֣ם יֵלֵ֑כוּ לֹ֥א יִסַּ֖בּוּ בְּלֶכְתָּֽן׃ וְגַ֨בֵּיהֶ֔ן וְגֹ֥בַהּ לָהֶ֖ם וְיִרְאָ֣ה לָהֶ֑ם וְגַבֹּתָ֗ם מְלֵאֹ֥ת עֵינַ֛יִם סָבִ֖יב לְאַרְבַּעְתָּֽן׃

וּבְלֶ֙כֶת֙ הַֽחַיֹּ֔ות יֵלְכ֥וּ הָאֹופַנִּ֖ים אֶצְלָ֑ם וּבְהִנָּשֵׂ֤א הַֽחַיֹּות֙ מֵעַ֣ל הָאָ֔רֶץ יִנָּשְׂא֖וּ הָאֹופַנִּֽים׃ עַ֣ל אֲשֶׁר֩ יִֽהְיֶה־שָּׁ֨ם הָר֤וּחַ לָלֶ֙כֶת֙ יֵלֵ֔כוּ שָׁ֥מָּה הָר֖וּחַ לָלֶ֑כֶת וְהָאֹופַנִּ֗ים יִנָּשְׂאוּ֙ לְעֻמָּתָ֔ם כִּ֛י ר֥וּחַ הַחַיָּ֖ה בָּאֹופַנִּֽים׃ בְּלֶכְתָּ֣ם יֵלֵ֔כוּ וּבְעָמְדָ֖ם יַֽעֲמֹ֑דוּ וּֽבְהִנָּשְׂאָ֞ם מֵעַ֣ל הָאָ֗רֶץ יִנָּשְׂא֤וּ הָאֹֽופַנִּים֙ לְעֻמָּתָ֔ם כִּ֛י ר֥וּחַ הַחַיָּ֖ה בָּאֹופַנִּֽים׃

וּדְמ֞וּת עַל־רָאשֵׁ֤י הַחַיָּה֙ רָקִ֔יעַ כְּעֵ֖ין הַקֶּ֣רַח הַנֹּורָ֑א נָט֥וּי עַל־רָאשֵׁיהֶ֖ם מִלְמָֽעְלָה׃ וְתַ֙חַת֙ הָרָקִ֔יעַ כַּנְפֵיהֶ֣ם יְשָׁרֹ֔ות אִשָּׁ֖ה אֶל־אֲחֹותָ֑הּ לְאִ֗ישׁ שְׁתַּ֤יִם מְכַסֹּות֙ לָהֵ֔נָּה וּלְאִ֗ישׁ שְׁתַּ֤יִם מְכַסֹּות֙ לָהֵ֔נָּה אֵ֖ת גְּוִיֹּתֵיהֶֽם׃

וָאֶשְׁמַ֣ע אֶת־קֹ֣ול כַּנְפֵיהֶ֡ם כְּקֹול֩ מַ֨יִם רַבִּ֤ים כְּקֹול־שַׁדַּי֙ בְּלֶכְתָּ֔ם קֹ֥ול הֲמֻלָּ֖ה כְּקֹ֣ול מַחֲנֶ֑ה בְּעָמְדָ֖ם תְּרַפֶּ֥ינָה כַנְפֵיהֶֽן׃ וַיְהִי־קֹ֕ול מֵעַ֕ל לָרָקִ֖יעַ אֲשֶׁ֣ר עַל־רֹאשָׁ֑ם בְּעָמְדָ֖ם תְּרַפֶּ֥ינָה כַנְפֵיהֶֽן׃

וּמִמַּ֗עַל לָרָקִ֙יעַ֙ אֲשֶׁ֣ר עַל־רֹאשָׁ֔ם כְּמַרְאֵ֥ה אֶֽבֶן־סַפִּ֖יר דְּמ֣וּת כִּסֵּ֑א וְעַל֙ דְּמ֣וּת הַכִּסֵּ֔א דְּמ֞וּת כְּמַרְאֵ֥ה אָדָ֛ם עָלָ֖יו מִלְמָֽעְלָה׃ וָאֵ֣רֶא׀ כְּעֵ֣ין חַשְׁמַ֗ל כְּמַרְאֵה־אֵ֤שׁ בֵּֽית־לָהּ֙ סָבִ֔יב מִמַּרְאֵ֥ה מָתְנָ֖יו וּלְמָ֑עְלָה וּמִמַּרְאֵ֤ה מָתְנָיו֙ וּלְמַ֔טָּה רָאִ֙יתִי֙ כְּמַרְאֵה־אֵ֔שׁ וְנֹ֥גַֽהּ לֹ֖ו סָבִֽיב׃ כְּמַרְאֵ֣ה הַקֶּ֡שֶׁת אֲשֶׁר֩ יִֽהְיֶ֨ה בֶעָנָ֜ן בְּיֹ֣ום הַגֶּ֗שֶׁם כֵּ֣ן מַרְאֵ֤ה הַנֹּ֙גַהּ֙ סָבִ֔יב ה֕וּא מַרְאֵ֖ה דְּמ֣וּת כְּבֹוד־יְהוָ֑ה וָֽאֶרְאֶה֙ וָאֶפֹּ֣ל עַל־פָּנַ֔י וָאֶשְׁמַ֖ע קֹ֥ול מְדַבֵּֽר׃

“Otuzuncu yılda, dördüncü ayın beşinci günü Kevar Nehri kıyısında sürgünde yaşayanlar arasındayken gökler açıldı, Tanrı’dan gelen görümler gördüm.

Kral Yehoyakin’in sürgünlüğünün beşinci yılında, ayın beşinci günü, Kildan ülkesinde, Kevar Nehri kıyısında Rabb, Buzi oğlu kâhin Ezekiel’e seslendi. Rabb’in eli orada O’nun üzerindeydi.

Kuzeyden esen kasırganın gözalıcı bir ışıkla çevrelenmiş, ateş saçan büyük bir bulutla geldiğini gördüm. Ateşin ortası ışıldayan madeni andırıyordu. En ortasında insana benzer dört canlı yaratık duruyordu; her birinin dört yüzü, dört kanadı vardı. Bacakları dimdikti, ayakları buzağı ayağına benziyor ve cilalı tunç gibi parlıyordu. Dört yanlarında, kanatların altında insan elleri vardı. Dördünün de yüzleri, kanatları vardı. Kanatları birbirine değerek dosdoğru ilerliyor, ilerlerken sağa sola dönmüyordu.

Her yaratığın dört yüzü vardı: Önde dördünün yüzü insan yüzüne, sağda dördünün aslan yüzüne, solda dördünün öküz yüzüne, arkada dördünün kartal yüzüne benzer bir yüzü vardı. Yüzleri böyleydi. Kanatları yukarıya doğru açılmıştı. Her yaratığın iki kanadı yanda öbür yaratıkların kanadına değiyor, iki kanatla da bedenlerini örtüyordu. Her biri dosdoğru ilerliyordu. Rûhları onları nereye yönlendirirse, sağa sola sapmadan oraya gidiyorlardı.

Canlı yaratıkların görünüşü yanan ateş közleri ya da meşale gibiydi. Ateş yaratıkların ortasında hareket ediyordu; ışık saçıyor ve içinden şimşekler çakıyordu. Yaratıklar şimşek çakar gibi hızla ileri geri gidip geliyorlardı.

Bu dört yüzlü yaratıklara bakarken, her birinin yanında, yere değen bir tekerlek gördüm. Tekerleklerin görünüşü ve yapısı şöyleydi: Sarı yakut gibi parlıyorlardı ve dördü de birbirine benziyordu. Görünüşleri ve yapılışları iç içe girmiş bir tekerlek gibiydi. Hareket edince yaratıkların baktıkları dört yönden birine doğru sağa sola sapmadan ilerliyordu. Tekerleklerin kenarı yüksek ve korkunçtu; hepsi çepeçevre gözlerle doluydu.

Canlı yaratıklar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyordu; yaratıklar yerden yükseldikçe, tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. Rûhları onları nereye yönlendirirse oraya gidiyorlardı. Tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. Çünkü yaratıkların rûhu tekerleklerdeydi. Yaratıklar hareket ettiğinde onlar da hareket ediyor, yaratıklar durduğunda onlar da duruyor, yaratıklar yerden yükseldiğinde onlar da yükseliyordu. Çünkü yaratıkların rûhu tekerleklerdeydi.

Kubbeye benzer, billur gibi parlak ve korkunç bir şey canlı yaratıkların başları üzerine yayılmıştı. Kubbenin altında kanatlarının biri öbürünün kanatlarına doğru açılmıştı. Her birinin bedenini örten başka iki kanadı vardı.

Yaratıklar hareket edince, kanatlarının çıkardığı sesi duydum. Gürül gürül akan suların çağıltısını, Her Şeye Gücü Yeten’in sesini, bir ordunun gürültüsünü andırıyordu. Durunca kanatlarını indiriyorlardı. Kanatları inik dururken, başları üzerindeki kubbeden bir ses duyuldu.

Başları üzerindeki kubbenin üstünde laciverttaşından yapılmış tahta benzer bir nesne vardı. Yüksekte, tahtı andıran nesnede insana benzer biri oturuyordu. Gördüm ki, beli andıran kısmının yukarısı içi ateş dolu maden gibi ışıldıyordu, belden aşağısı ateşe benziyordu ve çevresi gözalıcı bir ışıkla kuşatılmıştı. Görünüşü yağmurlu bir gün bulutların arasında oluşan gökkuşağına benziyordu. Öyleydi çevresini saran parlaklık. Rabb’in görkemini andıran olayın görünüşü böyleydi. Görünce, yüzüstü yere yığıldım, birinin konuştuğunu duydum.” (1849)

Tevrat’ın bu bölümünde anlatılan, çok açık biçimde UFO’lardır. Ezekiel’in ateş içeren ve şimşek çakan, parlak ışık yayan devâsâ bir bulut gördüğü anlatılır. Ateşin merkezi parlayan metale benziyor ve ateşte dört canlı yaratık görünüyor. Bu canlılar “kanatlı” ve “insansı” olarak tanımlanıyor, Şimşek çakması gibi ileri geri hareket ediyorlar. Pasaj, her biri “bir tekerleği kesen”, “bir tekerlek gibi görünen” dört parlak nesneyi tarif ediyor. Bu cisimler uçabiliyor ve yaratıklarla birlikte hareket ediyor. Canlılar hareket ettiğinde yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyor, canlılar yerden kalktığında tekerlekler de yükseliyor.

Ezekiel’in bir uzay gemisi veya UFO gördüğünü pekçok teolog, tarihçi ve yazar dile getirmiştir. ABD’li UFO’log Morris Ketchum Jessup (1900 – 59)’un 1956 yılında yayınlanan kitabı, “UFOs and the Bible” (UFO’lar ve İncil) adını taşımaktadır ve bu düşünceyi güçlü bir şekilde dile getirmektedir. (1850) İngiliz yazar Arthur W. Orton (1915 – 81) da beş yıl sonra kaleme aldığı makalede, Jessup’un düşüncelerini paylaşmıştır. (1851) İsviçreli yazar Erich Anton Paul von Däniken (1935 – halen hayatta) tarafından kaleme alınan ve “Tanrılar’ın Arabaları” adıyla birçok dile çevrilen“Erinnerungen an die Zukunft: Ungelöste Rätsel der Vergangenheit” (Geleceğin Hatıraları: Geçmişin Çözülmemiş Gizemleri) adlı kitapta, “Tanrı Bir Astronot muydu?” başlıklı 4. bölümde, bu hipotez güçlü bir şekilde savunulur. Von Däniken, dînlerin kökenini yabancı bir ırkla temasa tepki olarak açıklar ve buna Sümer metinlerini ve Tevrat’ı delil olarak gösterir. (1852) ABD’li prespiteryen lideri Barry Downing (1938 – halen hayatta)’in 1968 yılında yayınlanan “The Bible and Flying Saucers” (İncil ve Uçan Daireler) adlı kitabı (1853), ABD’li öğretmen Robert Dione (1922 – 96)’un 1969 yılında yayınlanan “God Drives a Flying Saucer” (Tanrı Uçan Daireyi Kullanır) adlı kitabı (1854), İngiliz arkeolog, parapsikolog ve seyyah Thomas Charles Lethbridge (1901 – 71)’in 1972 yılında yayınlanan “The Legend of the Sons of God: A Fantasy?” (Tanrı’nın Oğullarının Efsanesi: Fantezi mi?) adlı kitabı (1855), bu görüşü güçlü bir şekilde savunan eserler arasındadır. Bu hipotezin daha ayrıntılı bir versiyonu, Avusturyalı yazar Josef F. Blumrich (1913 – 2002)’in 1974 yılında yayınlanan “The Spaceships of Ezekiel” (Ezekiel’in Uzay Gemileri) adlı kitabında açıklanmıştır. (1856) İspanyol yazar Juan José Benítez López (1946 – halen hayatta)’in 1980 yılında yayınlanan kitabı, “Los Astronautas de Yavé” (Yehova’nın Astronotları) adını taşımaktadır. (1857)

Tevrat’taki ilginç ve çarpıcı bir anlatım da, yine “Tekvin” (Yaratılış) bölümünde, Hz. Lût (as) ile ilgili ve Sodom şehrinin yok edilişini anlatan pasajlardır. Burada açık biçimde uzaylılar tarafından nükleer silahlar kullanılarak, daha doğrusu dünyadışı çok gelişmiş bir teknoloji ürünü silahlar kullanılarak iki şehrin yok edilişi anlatılmaktadır. Okuyunca insanı dehşete düşüren bir bölümdür bu. Birlikte okuyalım:

וַ֠יָּבֹאוּ שְׁנֵ֨י הַמַּלְאָכִ֤ים סְדֹ֙מָה֙ בָּעֶ֔רֶב וְלֹ֖וט יֹשֵׁ֣ב בְּשַֽׁעַר־סְדֹ֑ם וַיַּרְא־לֹוט֙ וַיָּ֣קָם לִקְרָאתָ֔ם וַיִּשְׁתַּ֥חוּ אַפַּ֖יִם אָֽרְצָה׃ וַיֹּ֜אמֶר הִנֶּ֣ה נָּא־אֲדֹנַ֗י ס֣וּרוּ נָ֠א אֶל־בֵּ֨ית עַבְדְּכֶ֤ם וְלִ֙ינוּ֙ וְרַחֲצ֣וּ רַגְלֵיכֶ֔ם וְהִשְׁכַּמְתֶּ֖ם וַהֲלַכְתֶּ֣ם3 לְדַרְכְּכֶ֑ם וַיֹּאמְר֣וּ לֹּ֔א כִּ֥י בָרְחֹ֖וב נָלִֽין׃

וַיִּפְצַר־בָּ֣ם מְאֹ֔ד וַיָּסֻ֣רוּ אֵלָ֔יו וַיָּבֹ֖אוּ אֶל־בֵּיתֹ֑ו וַיַּ֤עַשׂ לָהֶם֙ מִשְׁתֶּ֔ה וּמַצֹּ֥ות אָפָ֖ה וַיֹּאכֵֽלוּ׃

טֶרֶם֮ יִשְׁכָּבוּ֒ וְאַנְשֵׁ֨י הָעִ֜יר אַנְשֵׁ֤י סְדֹם֙ נָסַ֣בּוּ עַל־הַבַּ֔יִת מִנַּ֖עַר וְעַד־זָקֵ֑ן כָּל־הָעָ֖ם מִקָּצֶֽה׃ וַיִּקְרְא֤וּ אֶל־לֹוט֙ וַיֹּ֣אמְרוּ לֹ֔ו אַיֵּ֧ה הָאֲנָשִׁ֛ים אֲשֶׁר־בָּ֥אוּ אֵלֶ֖יךָ הַלָּ֑יְלָה הֹוצִיאֵ֣ם אֵלֵ֔ינוּ וְנֵדְעָ֖ה אֹתָֽם׃ וַיֵּצֵ֧א אֲלֵהֶ֛ם לֹ֖וט הַפֶּ֑תְחָה וְהַדֶּ֖לֶת סָגַ֥ר אַחֲרָֽיו׃ וַיֹּאמַ֑ר אַל־נָ֥א אַחַ֖י תָּרֵֽעוּ׃ הִנֵּה־נָ֨א לִ֜י שְׁתֵּ֣י בָנֹ֗ות אֲשֶׁ֤ר לֹֽא־יָדְעוּ֙ אִ֔ישׁ אֹוצִֽיאָה־נָּ֤א אֶתְהֶן֙ אֲלֵיכֶ֔ם וַעֲשׂ֣וּ לָהֶ֔ן כַּטֹּ֖וב בְּעֵינֵיכֶ֑ם רַ֠ק לָֽאֲנָשִׁ֤ים הָאֵל֙ אַל־תַּעֲשׂ֣וּ דָבָ֔ר כִּֽי־עַל־כֵּ֥ן בָּ֖אוּ בְּצֵ֥ל קֹרָתִֽי׃ וַיֹּאמְר֣וּ׀ גֶּשׁ־הָ֗לְאָה וַיֹּֽאמְרוּ֙ הָאֶחָ֤ד בָּֽא־לָגוּר֙ וַיִּשְׁפֹּ֣ט שָׁפֹ֔וט עַתָּ֕ה נָרַ֥ע לְךָ֖ מֵהֶ֑ם וַיִּפְצְר֨וּ בָאִ֤ישׁ בְּלֹוט֙ מְאֹ֔ד וַֽיִּגְּשׁ֖וּ לִשְׁבֹּ֥ר הַדָּֽלֶת׃

וַיִּשְׁלְח֤וּ הָֽאֲנָשִׁים֙ אֶת־יָדָ֔ם וַיָּבִ֧יאוּ אֶת־לֹ֛וט אֲלֵיהֶ֖ם הַבָּ֑יְתָה וְאֶת־הַדֶּ֖לֶת סָגָֽרוּ׃ וְֽאֶת־הָאֲנָשִׁ֞ים אֲשֶׁר־פֶּ֣תַח הַבַּ֗יִת הִכּוּ֙ בַּסַּנְוֵרִ֔ים מִקָּטֹ֖ן וְעַד־גָּדֹ֑ול וַיִּלְא֖וּ לִמְצֹ֥א הַפָּֽתַח׃

וַיֹּאמְר֨וּ הָאֲנָשִׁ֜ים אֶל־לֹ֗וט עֹ֚ד מִֽי־לְךָ֣ פֹ֔ה חָתָן֙ וּבָנֶ֣יךָ וּבְנֹתֶ֔יךָ וְכֹ֥ל אֲשֶׁר־לְךָ֖ בָּעִ֑יר הֹוצֵ֖א מִן־הַמָּקֹֽום׃ כִּֽי־מַשְׁחִתִ֣ים אֲנַ֔חְנוּ אֶת־הַמָּקֹ֖ום הַזֶּ֑ה כִּֽי־גָֽדְלָ֤ה צַעֲקָתָם֙ אֶת־פְּנֵ֣י יְהוָ֔ה וַיְשַׁלְּחֵ֥נוּ יְהוָ֖ה לְשַׁחֲתָֽהּ׃

וַיֵּצֵ֨א לֹ֜וט וַיְדַבֵּ֣ר׀ אֶל־חֲתָנָ֣יו׀ לֹקְחֵ֣י בְנֹתָ֗יו וַיֹּ֙אמֶר֙ ק֤וּמוּ צְּאוּ֙ מִן־הַמָּקֹ֣ום הַזֶּ֔ה כִּֽי־מַשְׁחִ֥ית יְהוָ֖ה אֶת־הָעִ֑יר וַיְהִ֥י כִמְצַחֵ֖ק בְּעֵינֵ֥י חֲתָנָֽיו׃

וּכְמֹו֙ הַשַּׁ֣חַר עָלָ֔ה וַיָּאִ֥יצוּ הַמַּלְאָכִ֖ים בְּלֹ֣וט לֵאמֹ֑ר קוּם֩ קַ֨ח אֶֽת־אִשְׁתְּךָ֜ וְאֶת־שְׁתֵּ֤י בְנֹתֶ֙יךָ֙ הַנִּמְצָאֹ֔ת פֶּן־תִּסָּפֶ֖ה בַּעֲוֹ֥ן הָעִֽיר׃

וַֽיִּתְמַהְמָ֓הּ׀ וַיַּחֲזִ֨קוּ הָאֲנָשִׁ֜ים בְּיָדֹ֣ו וּבְיַד־אִשְׁתֹּ֗ו וּבְיַד֙ שְׁתֵּ֣י בְנֹתָ֔יו בְּחֶמְלַ֥ת יְהוָ֖ה עָלָ֑יו וַיֹּצִאֻ֥הוּ וַיַּנִּחֻ֖הוּ מִח֥וּץ לָעִֽיר׃ וַיְהִי֩ כְהֹוצִיאָ֨ם אֹתָ֜ם הַח֗וּצָה וַיֹּ֙אמֶר֙ הִמָּלֵ֣ט עַל־נַפְשֶׁ֔ךָ אַל־תַּבִּ֣יט אַחֲרֶ֔יךָ וְאַֽל־תַּעֲמֹ֖ד בְּכָל־הַכִּכָּ֑ר הָהָ֥רָה הִמָּלֵ֖ט פֶּן־תִּסָּפֶֽה׃ וַיֹּ֥אמֶר לֹ֖וט אֲלֵהֶ֑ם אַל־נָ֖א אֲדֹנָֽי׃ הִנֵּה־נָ֠א מָצָ֨א עַבְדְּךָ֣ חֵן֮ בְּעֵינֶיךָ֒ וַתַּגְדֵּ֣ל חַסְדְּךָ֗ אֲשֶׁ֤ר עָשִׂ֙יתָ֙ עִמָּדִ֔י לְהַחֲיֹ֖ות אֶת־נַפְשִׁ֑י וְאָנֹכִ֗י לֹ֤א אוּכַל֙ לְהִמָּלֵ֣ט הָהָ֔רָה פֶּן־תִּדְבָּקַ֥נִי הָרָעָ֖ה וָמַֽתִּי׃ הִנֵּה־נָ֠א הָעִ֨יר הַזֹּ֧את קְרֹבָ֛ה לָנ֥וּס שָׁ֖מָּה וְהִ֣יא מִצְעָ֑ר אִמָּלְטָ֨ה נָּ֜א שָׁ֗מָּה הֲלֹ֥א מִצְעָ֛ר הִ֖וא וּתְחִ֥י נַפְשִֽׁי׃ וַיֹּ֣אמֶר אֵלָ֔יו הִנֵּה֙ נָשָׂ֣אתִי פָנֶ֔יךָ גַּ֖ם לַדָּבָ֣ר הַזֶּ֑ה לְבִלְתִּ֛י הָפְכִּ֥י אֶת־הָעִ֖יר אֲשֶׁ֥ר דִּבַּֽרְתָּ׃ 22 מַהֵר֙ הִמָּלֵ֣ט שָׁ֔מָּה כִּ֣י לֹ֤א אוּכַל֙ לַעֲשֹׂ֣ות דָּבָ֔ר עַד־בֹּאֲךָ֖ שָׁ֑מָּה עַל־כֵּ֛ן קָרָ֥א שֵׁם־הָעִ֖יר צֹֽועַר׃

הַשֶּׁ֖מֶשׁ יָצָ֣א עַל־הָאָ֑רֶץ וְלֹ֖וט בָּ֥א צֹֽעֲרָה׃ וַֽיהוָ֗ה הִמְטִ֧יר עַל־סְדֹ֛ם וְעַל־עֲמֹרָ֖ה גָּפְרִ֣ית וָאֵ֑שׁ מֵאֵ֥ת יְהוָ֖ה מִן־הַשָּׁמָֽיִם׃ וַֽיַּהֲפֹךְ֙ אֶת־הֶעָרִ֣ים הָאֵ֔ל וְאֵ֖ת כָּל־הַכִּכָּ֑ר וְאֵת֙ כָּל־יֹשְׁבֵ֣י הֶעָרִ֔ים וְצֶ֖מַח הָאֲדָמָֽה׃ וַתַּבֵּ֥ט אִשְׁתֹּ֖ו מֵאַחֲרָ֑יו וַתְּהִ֖י נְצִ֥יב מֶֽלַח׃

“İki melek akşamleyin Sodom’a vardılar. Lût kentin kapısında oturuyordu. Onları görür görmez karşılamak için ayağa kalktı. Yere kapanarak, ‘Efendilerim’ dedi, ‘Kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı yıkayın, geceyi bizde geçirin. Sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz.’ Melekler, ‘Olmaz’ dediler, ‘Geceyi kent meydanında geçireceğiz.’

Ama Lût çok diretti. Sonunda O’nunla birlikte evine gittiler. Lût onlara yemek hazırladı, mayasız ekmek pişirdi. Yediler.

Onlar yatmadan, kentin erkekleri – Sodom’un her mahallesinden genç yaşlı bütün erkekler – evi sardılar. Lût’a seslenerek, ‘Bu gece sana gelen adamlar nerede?’ diye sordular, ‘Getir onları da yatalım.’ Lût dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı. ‘Kardeşler, lütfen bu kötülüğü yapmayın’ dedi, ‘Erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, ne isterseniz yapın. Yeter ki bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur, çatımın altına geldiler.’ Adamlar, ‘Çekil önümüzden!’ diye karşılık verdiler, ‘Adam buraya dışardan geldi, şimdi yargıçlık taslıyor! Sana daha beterini yaparız.’ Lût’u ite kaka kapıyı kırmaya davrandılar.

Ama içerdeki adamlar uzanıp Lût’u evin içine, yanlarına aldılar ve kapıyı kapadılar. Kapıya dayanan adamları, büyük küçük hepsini kör ettiler. Öyle ki, adamlar kapıyı bulamaz oldu.

İçerdeki iki adam Lût’a, ‘Senin burada başka kimin var?’ diye sordular, ‘Oğullarını, kızlarını, damatlarını, kentte sana ait kim varsa hepsini dışarı çıkar. Çünkü burayı yok edeceğiz. Rabb bu halk hakkında birçok kötü suçlama duydu, kenti yok etmek için bizi gönderdi.’

Lût dışarı çıktı ve kızlarıyla evlenecek olan adamlara, ‘Hemen buradan uzaklaşın!’ dedi, ‘Çünkü Rabb bu kenti yok etmek üzere.’ Ne var ki damat adayları O’nun şaka yaptığını sandılar.

Tan ağarırken melekler Lût’a, ‘Karınla iki kızını al, hemen buradan uzaklaş’ diye üstelediler, ‘Yoksa kent cezasını bulurken sen de canından olursun.’

Lût ağır davrandı, ama Rabb O’na acıdı. Adamlar Lût’la karısının ve iki kızının elinden tutup onları kentin dışına çıkardılar. Kent dışına çıkınca, adamlardan biri Lût’a, ‘Kaç, canını kurtar, arkana bakma’ dedi, ‘Bu ovanın hiçbir yerinde durma. Dağa kaç, yoksa ölür gidersin.’ Lût, ‘Aman, efendim!’ diye karşılık verdi, ‘Ben kulunuzdan hoşnut kaldınız, canımı kurtarmakla bana büyük iyilik yaptınız. Ama dağa kaçamam. Çünkü felâket bana yetişir, ölürüm. İşte, şurada kaçabileceğim yakın bir kent var, küçücük bir kent. İzin verin, oraya kaçıp canımı kurtarayım. Zaten küçücük bir kent.’ Adamlardan biri, ‘Peki, dileğini kabul ediyorum’ dedi, ‘O kenti yıkmayacağım. Çabuk ol, hemen kaç! Çünkü sen oraya varmadan birşey yapamam.’ Bu yüzden o kente Soar adı verildi.

Lût Soar’a vardığında güneş doğmuştu. Rabb Sodom ve Gomora’nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı. Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti. Ancak Lût’un peşisıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi.” (1858)

Tevrat’taki bu âyetlerde çok açık biçimde dünyadışı iki yaratığın, iki uzaylının Hz. Lût’u ziyaret ettiğini, halkın bu iki uzaylıyı yakalamak ve ele geçirmek istediğini ve sonra bu uzaylıların bir tür üstün dünyadışı teknoloji ürünü silahlar kullanarak Sodom ve Gomorra şehirlerini yok ettiğini görmekteyiz. Çok açık ve net biçimde anlatılan budur.

Tevrat bu uzaylılardan bahsederken, “kutsal kitap diline” uygun biçimde onlardan “melekler” diyerek bahsediyor olsa da, onlar kesinlikle melek değil! Onlardan “melekler” denilerek bahsedilmesine rağmen, şu nedenlerden ötürü onlar kesinlikle ve kesinlikle melek değiller:

1 – Bu iki varlık Sodom kentine varınca Lût onları karşılıyor ve karşılarken önlerinde yere kapanıyor. Sonra onlara, “Kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı yıkayın, geceyi bizde geçirin. Sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz” diyor. O varlıklar da, “Olmaz” diyorlar, “Geceyi kent meydanında geçireceğiz.” Bir kere hiçbir peygamber melekleri bu şekilde karşılamaz, onları görünce yere kapanmaz. Hele hele onlara, “Geceyi bizde geçirin, sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz” demez. Meleklerin kime ve niçin geldikleri bellidir. Öyle normal varlıklar gibi bir şehirden başka şehre yolculuk etmezler. Kimsenin evine de misafir olup orda yatıya kalmazlar.

2 – Lût onlara yemek hazırlıyor, birlikte sofraya oturup yemek yiyorlar. Melekler acıkmazlar, bizler gibi yemek yemezler, hele hele biz insanların pişirdiği yemeği yemeleri sözkonusu bile olmaz.

3 – Onlar yatmadan, kentin erkekleri – Sodom’un her mahallesinden genç yaşlı bütün erkekler – evi sarıyorlar. Lût’a seslenerek, “Bu gece sana gelen adamlar nerede?” diye soruyorlar. O varlıkları ele geçirmek istiyorlar. Burdan bile onların melek olmadıkları anlaşılıyor. Çünkü melekler, sadece kendisi için geldikleri peygamber tarafından görülürler, diğer insanlar onları göremezler. Zirâ melekler nuranî varlıklardır. Ama buradaki varlıklar cismanî varlıklardır ve onları herkes görüyor.

4 – Bu diyalogdan, ayrıca o varlıkların erkek olduklarını da anlıyoruz. Halbuki melekler cinsiyetsizdir, erkeklik – dişilik özellikleri yoktur.

5 – Adamlar içeri girmek için kapıyı zorlayınca, evin içindeki varlıklar dışarıdaki adamları kör ediyor. Sahip oldukları bir tür biyolojik silahla yapıyorlar bunu. Melekler insanlara bu kötülüğü yapmazlar, zaten böyle bir güçleri de yoktur ve esasında melekler insanlarla kavga da etmezler.

6 – Sonra o iki varlıkla şehir halkı arasında savaş çıkıyor. O varlıklar bir tür atom bombası benzeri üstün teknoloji silahlar kullanarak iki şehri tamamen yok ediyor. Burada açıkça o varlıklarla insanlar arasında yaşanan ve üstün teknoloji ürünü biyolojik silahlar kullanılarak yapılan bir savaştan bahsedilmektedir. Tarihin hiçbir döneminde melekler ile insanlar arasında bir savaş yaşanmamıştır. Böyle bir şeyden hiçbir kutsal kitap bahsetmemiştir. Dînin kendi mantığına dahi terstir!

Gördüğünüz gibi, Tevrat o iki varlıktan her ne kadar “melekler” diyerek bahsediyorsa da, onlar kesinlikle melek değil, dünyadışı varlıklar yani uzaylılardır. Tevrat’taki âyetlerden net biçimde anlaşılan budur. Zaten Tevrat – Tanrı’nın dikkatsizliği (!) sonucu – bu gerçeği açık da etmektedir. Dikkat ettiyseniz, Tevrat olayı anlatmaya başlarken, o uzaylılardan önce “melekler” diye bahsediyor, fakat en başta “melekler” diyerek bahsettiği o varlıklardan sonraki paragraflarda “adamlar”“adamlardan biri…” diyerek bahsediyor. Tevrat açık veriyor burada. Çok net biçimde belli ki, onlar melek değil, dünyadışı uzaylı varlıklardır.

Birçok araştırmacı – yazar, Tevrat’ın “Tekvin” (Yaratılış) bölümündeki bu anlatımdan bunu anlamış, iki uzaylının Lût’u ziyaret ettiğini, bunu gören şehir halkının o uzaylı varlıkların peşine düştüğünü ve ele geçirmek istediğini, sonra bu iki uzaylının atom bombası kullanarak şehri tamamen yok ettiğini dile getirmiştir. (1859) Hatta bazı araştırmacılar bu âyetlere dayanarak daha “radikal” yorumlar yapmış, bu anlatımdan daha “tehlikeli” sonuçlar çıkartmış, Semavî Dînlerin Tanrısı’nın (Tevrat ve İncil’de Yehova, Kur’ân’da Allah) aslında uzaylı olduğunu ve insanlığın serüveninin başka bir gezegende başladığını söylemişlerdir. Bu düşünceye göre, semavî dînlerdeki Tanrı (Yehova / Allah) aslında bir uzaylıdır, dünyadışı bir uygarlığın lideri veya yöneticisidir. Sonradan tarihsel süreç içinde, “tüm kâinatı yaratan Tek Tanrı” vasfı kazanmıştır. İnsanlar ise hayata başka bir gezegende başlamışlar ve oradan Dünya gezegenine gelmiş veya getirilmişlerdir. (1860)

Bu düşünce her ne kadar itikadî anlamda “çok tehlikeli” ise de, kabul etmek gerekiyor ki, Tevrat, İncil ve Kur’ân’daki anlatımlar (hepsini inceleyeceğiz) insanın aklına böyle bir düşünceyi getirtiyor. Bizim “peygamberler” olarak bildiğimiz şahsiyetler (ki hepsi zaten bir ailedir, babadan oğula devam eden bir silsiledir), aslında dünyadışı varlıklar yani uzaylılar tarafından ziyaret edilen bir soydur. Yani mesele, ne ateistlerin ve deistlerin iddiâ ettiği gibi “bunlar hepsi uydurmadır, bu peygamberler aslında hepsi yalancıdır”, ne de dîndarların zannettiği gibi “bunlar tüm kâinatı yaratan Yüce Yaratıcı ile iletişim halinde olan seçilmiş kişilerdir”; meselenin özü şudur ki, “bunlar uzaylılar tarafından özellikle seçilip ziyaret edilen bir soydur; uzaylılar bu soyu devamlı biçimde ziyaret ederek onlara çeşitli bilgiler aktarmış ve onlar aracılığıyla dünyaya nizam biçmeye çalışmışlardır.” Dinler tarihi ile nesnel tarihi birlikte okuyan ve bunları bilimsel verilerle harmanlayan ilim sahiplerinin bu konuda vardıkları sonuç budur.

Aslında “bu silsiledeki son peygamber”, bu durumu itiraf da etmektedir. Hristiyanlar’a göre “son mesajcı” olan Hz. İsa (as), dünyadışı bir varlık olduğunu ve başka bir gezegenden geldiğini açıkça itiraf etmektedir ve İsa’nın bu itirafı bizzat kutsal kitap İncil’de yer almaktadır. İncil’in “Yuhanna” kitabında yer alan şu sözler, bizzat İsa’nın ağzından çıkan sözlerdir:

ኢየሱስም እንደገና “እኔ እሄዳለሁ፤ እናንተም ትፈልጉኛላችሁ፤ ይሁንና ኃጢአተኛ እንደሆናችሁ ትሞታላችሁ።+ እኔ ወደምሄድበት ልትመጡ አትችሉም”+ አላቸው።

አይሁዳውያኑም “‘እኔ ወደምሄድበት ልትመጡ አትችሉም’ የሚለው ራሱን ሊገድል አስቦ ይሆን እንዴ?” አሉ።

እሱም እንዲህ አላቸው፦ “እናንተ ከምድር ናችሁ፤ እኔ ከላይ ነኝ።+ እናንተ ከዚህ ዓለም ናችሁ፤ እኔ ከዚህ ዓለም አይደለሁም።

“İsa yine onlara, ‘Ben gidiyorum. Beni arayacaksınız ve günâhınızın içinde öleceksiniz. Benim gideceğim yere siz gelemezsiniz’ dedi.

Yahudî yetkililer, ‘Yoksa kendini mi öldürecek?’ dediler, ‘Çünkü ‘Benim gideceğim yere siz gelemezsiniz’ diyor.’

İsa onlara, ‘Siz aşağıdansınız, ben yukarıdanım’ dedi, ‘Siz bu dünyadansınız, ben bu dünyadan değilim.’ (1861)

Burada İsa, başka bir gezegenin insanı (dünyadışı varlık) olduğunu açıkça söylemektedir. Şayet İsa’nın burada “Siz aşağıdansınız, ben yukarıdanım. Siz bu dünyadansınız, ben bu dünyadan değilim” derken kastettiği Allah’ın indi ve âhiret yurdu olsaydı, onlara “Benim gideceğim yere siz gelemezsiniz” demezdi. Çünkü âhiret yurduna ve Allah’ın indine herkes, hepimiz gideceğiz, tüm insanlar gidecek. “İnna lillah we inna ileyhi raciûn: Allah’tan geldik ve tekrar O’na döneceğiz.” (1862)

ABD’li bir Hristiyan rahip ve prespiteryen lideri olan Barry Downing, 1968 yılında yayınlanan “The Bible and Flying Saucers” (İncil ve Uçan Daireler) adlı kitabında, Hz. İsa’nın bir uzaylı olduğunu savunmuş ve buna da bizzat İncil’i, İncil’in “Yuhanna” kitabında yukarıda paylaştığımız ibareleri kanıt olarak göstermiştir. (1863) 1960’lı yıllarda ABD’li UFO’log Robert L. Dione (1922 – 96) ve İstanbul (Osmanlı) doğumlu Fransız komponist, bestekâr ve film yapımcısı Paul-Marie Misraki (1908 – 98), İncil’deki olayları uzaylı teknolojisinin neden olduğu hadiseler şeklinde anlatan kitaplar yayınladılar. (1864)

Bazı araştırmacılar da, Kutsal Ahit Sandığı ya da İbranice orijinal adıyla Aron Habrit (ארון הברית)’in (1865) ve ilk kez Hz. Musa (as)’nın ağabeyi Hz. Harun (as)’un giydiği (1866), Tevrat’ta epoda bağlı Yehuda Krallığı başhahamlarının giydiği bir tür hoşen giysileri olan “ha-urim” (אוּרִים) (anlamı “ışık”) ve “ha-tummim” (תוּמִים) (anlamı “mükemmellik”) giysilerinin (1867), uzaylı kökenlerden gelen ileri teknoloji ürünü giysiler olduğunu söylemişlerdir. (1868)

Bazı “antik astronot” savunucuları, kutsal kitaplardaki (Tevrat, ardından İncil, ardından Kur’ân) “Cehennem” kavramının, insanlara Venüs’teki sıcak yüzeyin fotoğraflarını gösteren dünyadışı varlıklar tarafından Dünya’ya getirilen Venüs gezegeninin gerçek bir tanımı olabileceğine inanıyor. Hipotezin savunucuları, “Tanrı” ve “Şeytan”ın, “bilgi ağacı”nın sunduğu bilgilere ulaşmak konusunda insanlara izin verilip verilmemesi noktasında anlaşamayan uzaylılar olduğunu belirtirler. Bu düşünceyi seslendiren araştırmacılar, Kutsal Kitap’taki “Şeytan” kavramının, dünyadışı varlıkların yanlış anlaşılan bir ziyaretine dayandığına inanıyor. Bunlar, dünyadışı varlıkların soyundan gelenlerin hominidlerden çocukları olduğunu öne sürüyorlar. Kutsal kitaplarda anlatılan Büyük Tufan, Tanrı’nın (veya Galaktik Federasyon’un), dünyadışı varlıkların Dünya’daki insanlarla cinsel ilişkiye girmesinden dolayı onları cezalandırmasıdır. (1869)

Apokrif metinlerden “Enox Kitabı”nda özellikle Nefilim (Devler) yani Anunnakiler detaylı bir biçimde işlenmiş, “düşmüş melekler” ile insanların soyundan gelen yaratıklar olarak tanımlanmışlardır. Etiyopya’daki Etiyopya Ortodoks Tevhidî Kilisesi (የኢትዮጵያ ኦርቶዶክስ ተዋሕዶ ቤተ ክርስትያን) ve İsrail’deki Yahudî Etiyopyalılar’ı tanımlayan Beta İsrael (ביתא ישראל) topluluğunun kanonik (sahih) kabul ettiği ancak diğer Yahudî ve Hristiyan mezheplerince apokrif (yarı sahih) kabul edilen “Jübileler Kitabı” da Nefiller’i benzer şekilde ele almış, yaratıkları “kötücül devler” olarak tanımlamıştır. (1870) Apokrif bir başka metin olan “Devlerin Kitabı” da Nefiller hakkında detaylar içermektedir. (1871)

İslam inancına göre, Hz. Muhammed (sav)’in sahabesi Ebû Zerr Cundeb bin Cunade bin Sufyan el- Ğifarî (? – 653) tarafından rivayet edilen hadise göre, dört kutsal kitap dışında, Hz. Âdem (as) Peygamber’e 10 sayfa, Hz. Şit (as) Peygamber’e 50 sayfa, Hz. İdris (as) Peygamber’e 30 sayfa, Hz. İbrahim (as) Peygamber’e 10 sayfa “suhuf” (sahifeler) indirilmiştir. (1872) Yani mini kitap veya risale şeklinde kutsal metinler.

İşte bunlardan, Tevrat’ta ismi Enox şeklinde geçen İdris’e indirilen 30 sayfalık suhufta, “Sümer Tabletleri”nde bahsi edilen Anunnakiler’den “uzun uzun” bahsedilmektedir. Hz. Nûh’un dedesi olan Hz. İdris’e ait ve “tarihteki en eski kitaplardan biri” olan, “Enox Kitabı” (İdris’in Kitabı) olarak anılan kitapta, dev boyutlu Nefiller (Anunnakiler) ile insanlar arasındaki münasebetler ve bunun Tufan’la neticelenen hikâyesi oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. (1873)

“Enox Kitabı”nın ilk bölümü, Tevrat’ın “Tekvin, 6:1” âyetlerini genişletir ve yorumlar: Buna göre “Allah’ın oğulları” (Ben-i Elohim), insanlarla üremek için Dünya’ya inen “Gözcüler” adlı 200 kişilik “melek grubu”ydu. Onların çocukları, “insanların tüm kazanımlarını tüketen” ve “Devler” olarak anılan Nefiller’dir. İnsanlar Nefilim’i daha fazla sürdüremez hale gelince insanlığa karşı döndüler. Gözcüler ayrıca insanlara metalurji ve metal işlemekozmetikbüyücülükastrolojiastronomi ve meteoroloji konularında eğitim verdiler. Allah daha sonra Gözcüler’in toprağa hapsedilmesini emretti ve Dünya’yı Nefilim’den ve Gözcüler tarafından verilen bilgiden kurtarmak için Büyük Tufan’ı (Nûh Tufanı) gönderdi. Hz. İdris’in torunu Hz. Nûh, insanlığın hayatta kalmasını sağlamak için yaklaşan yıkım konusunda Allah tarafından önceden uyarıldı. Allah’a itaatsizlik ettikleri için kitap, Gözcüler’i “Düşmüş Melekler” olarak tanımlar. (1874)

Bazı “antik astronot” savunucuları, bu hikâyenin, misyonları insanlığı gözlemlemek olduğu için “Gözlemciler” olarak adlandırılan ve Dünya’yı ziyaret eden dünyadışı varlıkların tarihsel bir açıklaması ve kanıtı olduğunu savunuyorlar. Bazı dünyadışı varlıklar emirlere itaat etmediler. İnsanlarla iletişim kurdular, insan kızlarıyla cinsel ilişkiye girdiler ve onlarla evrenle ilgili sır kalması gereken bilgiler paylaştılar. Nefilim (Nefiller) bu nedenle yarı insan yarı dünyadışı melezlerdi. (1875) Bazı araştırmacılar da “modern UFO’ların düşmüş melekleri veya düşmüş meleklerin yavrularını taşıdığını” ve “Nûh’un soyunun düşmüş meleklerin izinsiz cinsel temasıyla lekelenmediğini” iddiâ ediyorlar. (1876)

“Enox Kitabı”nda, Devler (Anunnakiler), şu özelliklere sahiptirler:

“Boyları 3000 ell olan büyük devler”dir. 1 ell (arşın) 18 cm olduğundan, bu durumda onların boyları 135 m’dir. Bu uzunlukta insanları düşünün!

* Devler (Anunnakiler) devâsâdır. Herşeyi, sığırları, insanları yiyip bitirir ve yeryüzüne zulmederler.

* Devler toplam 200 kişidirler, bunlardan 20’si onların liderleridir. Baş lider, Şemixaza’dır. Lider Şemixaza’nın Ohaya ve Hawaya olmak üzere iki oğlu vardır. Devler’in diğer liderleri Baraqel ve Asasel’dir.

“Allah’ın oğulları” olan bu Devler (Anunnakiler), Allah tarafından (belki de Galaktik Federasyon tarafından) insanların yaşadığı gezegene, Dünya’ya inerler.

* Başka bir gezegenden bizim gezegenimize gelen bu Devler (Anunnakiler), biz insanlara helal – haramları ve evren (kâinat) ile ilgili bilmediğimiz sırları öğretirler. Bize fizik, kimya, biyoloji, matematik, mimarî, sanat ve daha pekçok ilimleri öğretenler bunlardır. Böylece insanlık, bu Anunnakiler sayesinde birdenbire uygarlık (medeniyet) sıçraması yaşıyor. İlk şehirler kuruluyor, ilk organizasyonlar teşekkül ediyor ve ilk dîn doğuyor. Esasında Galaktik Federasyon tarafından (veya bütün galaksileri de yaratmış olan Yüce Yaratıcı tarafından) dünyamıza gönderilme sebepleri de budur. Bu uzaylı varlıklar, özellikle seçip bizler arasındaki bir soyla birebir münasebet kuruyorlar. Bunlara madde ve mânâ âlemi hakkında derunî bilgiler aktarıyorlar. Biz normal insanlar mevcut aklımızla onlara “peygamberler” diyoruz.

* Fakat Tanrı kadınları çok güzel yaratmış olduğu için, bu dünyadışı varlıklar insan kadınları görünce onların güzelliğine âşık oluyorlar. Böylece uzaylı erkeklerle insan kızları arasında evlilikler ve cinsel ilişkiler yaşanıyor. Bu ilişkinin sonucu olarak da Nefilim (Nefiller) denen yarı uzaylı yarı dünyalı melez bir insan ırkı oluşuyor.

* Ancak bu yaşananlar, onları bu gezegene gönderen Galaktik Federasyon’un veya Tanrı’nın (Yehova / Allah) hoşuna gitmiyor, çünkü onların gönderilme amaçları arasında bu ilişki yoktur.

* Bu yaşananlara kızan ve “günâh” olarak niteleyen Galaktik Federasyon (veya Tanrı), dünyayı cezalandırıyor. Hem tüm insanları hem de devleri tümüyle yok etmek için Büyük Tufan’ı yaşatıyor.

* Tufan sonucunda yeryüzündeki bütün devler ve insanlar yok oluyorlar. Sadece insanlar arasından bir grup, Tanrı’ya ihlasla imân eden Hz. Nûh ve beraberindeki imânlılar sağ kurtuluyorlar.

* Tufan’dan sağ kurtulan bu bir grup insanla yeryüzündeki insanlık serüveni yeniden, yenibaştan başlıyor. (1877)

Şimdi, Hz. Nûh’un dedesi Hz. İdris (Enox)’e indirilen 30 sayfalık “Suhuf” veya meşhur adıyla “Enox Kitabı”nda neler yazıldığına bakalım. Bakalım bakmasına ama, baştan uyarayım, şayet kalp sağlığınız yerindeyse okuyunuz. Zirâ okuyacaklarınız sizi gerçekten dehşete düşürebilir. Bir de şunu aklınızda tutarak okuyun lütfen; şimdi okuyacağınız bu kitap, dünyanın en eski kitabıdır.

Hz. İdris (Enox)’e indirilen “Suhuf” veya diğer adıyla “Enox Kitabı”, şu sözlerle başlıyor:

“Bunlar Enox (İdris – İ. S.)’un kutsanma sözleridir. Karışıklık zamanlarında Seçilmiş Olan’ı ve Adil Olan’ı nasıl kutsadığını ve lanetli ve günahkâr olanları nasıl reddettiğini anlatır.

Gözleri Tanrı tarafından açılan ve göklerde kutsal bir vizyon gören Enox (İdris – İ. S.) hikâyesine başladı ve dedi ki: ‘O görüntüyü bana melekler (dünyadışı varlıklar – İ. S.) gösterdi. Her şeyi onlardan duydum, gördüğümü anladım. Bu nesil için değildi bu gösterilenler; henüz gelmemiş, Seçilmiş Olan’a (erkek peygamber Hz. İbrahim ve kadın peygamber Hz. Sara – İ. S.) ait olacak uzak bir nesil için. Onlar adına mekânından çıkıp gelecek olan Yüce ve Kudretli Olan’la, Dünya Tanrısı’yla konuştum (Hz. İdris’in burada ‘Dünya Tanrısı’ demesi çok ilginç. Bizim imân ettiğimiz Tanrı’yı mı kastediyor yoksa Galaktik Federasyon’un yönetimini mi, belli değil – İ. S.). Tanrı, Sina Dağı’na adım atacak (kadın peygamber Hz. Asiye / Nefertiti / Taduxepa ve erkek peygamber Hz. Musa / Axenaton – İ. S.), topluluğuyla birlikte görünecek, göklerin kudretiyle ortaya çıkacak. Herkes korkuyla sarsılacak. Gözcüler (Anunnakiler veya Galaktik Federasyon’dan Dünya’yı gözetleyen uzaylı yöneticiler – İ. S.) bile titreyecek. Korku ve titremeleri dünyanın sonuna kadar devam edecek. Yüksek dağlar sallanacak, yüksek tepeler ateşin önündeki balmumu gibi eriyecek. Dünya parçalanacak ve üzerindeki herşey mahvolacak. Adil olanlar dahil herkes yargılamadan geçirilecek. Ama Tanrı onlarla barış yapacak. Seçilmişleri koruyacak, onlara merhamet edecek. Hepsi O’na ait olacak. Mutluluk ve huzur içinde olacaklar. Tanrı hepsine yardım edecek. Tanrı’nın ihtişamı hepsini aydınlatacak.’

İşte! Herkesi yargılamadan geçirmek ve günahkârları yok etmek için 10.000 azîziyle birlikte geliyor (dünyadışı varlıkların yani Anunnakiler’in gelişinden bahsediyor – İ. S.). Tüm insanların adaletsizlikleriyle yaptıkları tüm adaletsiz işler ve günahkârların O’nun hakkında söylediklerinin hesabını sormak için geliyor.

Göklerde olanlar (diğer gezegenlerde yaşayan akıllı varlıklar – İ. S.) ne olduğunu bilirler. Gökyüzündeki ışıklar yörüngelerini değiştirmez, her biri kendi zamanında düzenli bir şekilde doğup batar ve kendileri için belirlenmiş kurallarının dışına çıkmaz. Dünyaya bakın. Üzerinde meydana gelen şeylere başından sonuna dikkat edin.

Herşey ne kadar sabittir. Hiçbir şey değişmez. Yaza ve kışa bakın. Dünya su doludur. Üzerinde bulutlar, çiğ ve yağmur vardır.

Kışın nasıl tüm ağaçların ölmüş gibi göründüğüne bakın. Hepsi, yenileri çıkana kadar eski yapraklarını iki – üç yıl koruyan 14 ağaç hariç, soldular ve tüm yapraklarını döktüler.

Yazın günlerine bakın. Güneş yerin tepesindedir (Düz Dünya teorisine inananları haklı çıkaran bir cümle – İ. S.). Dünya Güneş’in kavurucu sıcağıyla yanarken kapalı ve gölgelik bir yer ararsınız. Sıcaktan dolayı toprağın ve taşların üstüne oturamazsınız.

Ağaçların nasıl kendilerini yapraklarla kapladığına, meyve ürettiğine bakın. Sonsuz Olan’ın herşeyi bu şekilde sizin için yaptığını anlayın. O’nun işleri yılın başından itibaren ve değişmeden bu şekilde devam eder. Tanrı nasıl emretmişse, herşey o şekilde meydana gelir. Sular ve ırmaklar da kendi işlerini O’nun emri dışına çıkmadan yapar.

Ama siz sabırla beklemediniz ve Tanrı’nın emirlerine uymadınız. Emirleri çiğnediniz, günâha girdiniz ve pis ağızlarınızla O’nun yüceliğine iftirada bulundunuz.

Siz katı kalpliler, siz huzur bulmayacaksınız! Günlerinizden alabildiğine nefret edeceksiniz. Ömrünüzün yılları hızla geçiverecek. Mahvedilme zamanınız sonsuz bir nefretle güçlenecek; huzur bulmayacaksınız. O günlerde adlarınız tüm adil olanlar için sonsuz bir iğrenti olacak. Tüm lanet okuyanlar sizin adınızla lanet okuyacak. Tüm suçlular, günahkârlar size lanet edecek.

Ama seçilmişler için ışık, sevinç ve huzur olacak. Dünya onlara kalacak. Ama sizin için suçlular, kurtuluş olmayacak. Hepinizi bir lanet saracak. Seçilmiş olanlara (peygamberlere – İ. S.) bilgelik verilecek. Hepsi yaşayacak ve bir daha asla adaletsizlikle veya gururla günâh işlemeyecekler. Onlar yaşamları boyunca mahkûm olmayacak; bir daha yoldan çıkmayacak, ömürleri boyunca günâh işlemeyecek, ilahî kızgınlık veya gazapla ölmeyecekler. Yaşamlarını sonuna kadar yaşayacaklar.

Evet, huzur içinde çoğalacaklar ve sevinç dolu yılları tüm ömürleri boyunca sonsuz bir mutluluk ve huzura dönüşecek.” (1878)

Fakat asıl dehşet verici anlatım, bundan sonrasıdır. Başka gezegenden akıllı varlıklar olan devlerin dünyaya gelişi, insan kızlarıyla ilişkiye girmeleri ve bütün o yaşananlar en ince ayrıntısına kadar anlatılır.

Birlikte okuyalım:

“İnsanlar çoğalınca, güzel ve alımlı kızları oldu. Tanrı’nın oğulları olan göklerin çocukları (dünyadışı varlıklar – İ. S.) onları görüp âşık oldular ve insan kızlara karşı şehvet hissettiler.

Birbirlerine dediler ki: ‘Gelin insanların arasından kendimize eşler seçelim ve onlardan çocuklarımız olsun.’ Sonra liderleri Şemixaza onlara dedi ki: ‘Bunu gerçekten yapmayı kabul etmeyeceğinizden ve büyük bir günâhın cezasını tek başıma çekmek zorunda kalacağımdan korkuyorum.’ Onlar da O’na dedi ki: ‘Yemin edelim! Ne olursa olsun bu plandan vazgeçmeyeceğimize dair karşılıklı yemin edelim.’ Sonra hep birlikte yemin ettiler ve planı uygulayacaklarına söz verdiler.

Toplam 200 kişi, Yeret’in zamanında Hermon Dağı’nın zirvesine indiler. O dağa Hermon Dağı demişlerdi, çünkü bu iş için birbirlerine yemin etmiş, vazgeçmemek üzere lanet okumuşlardı.

Liderlerinin isimleri şöyleydi: Şemixaza, Araklba, Rameel, Kokablel, Tamlel, Ramlel, Danel, Ezeqel, Baraqel, Asasel, Armarel, Batarel, Ananel, Zaqiel, Samsapel, Satarel, Turel, Yomyael, Sariel. 200 meleğin liderleri bunlardı.

Onlarla birlikte olan diğer tüm meleklerle (dünyadışı varlıklarla – İ. S.) birlikte kendilerine eşler aldılar. Her biri kendine bir eş seçti ve onlarla birleşmeye, kendilerini onlarla kirletmeye başladılar. Onlara büyüler öğrettiler. Onları bitkiler konusunda ustalaştırmak için kök kesmeyi de öğrettiler.

Sonra kadınlar hamile kaldı ve boyları 135 metre olan devler doğurdu.

Sonunda insanlar onları besleyemeyecek hale gelene kadar, bu devler insanların ürettiği her şeyi tüketti (aynen “Sümer Tabletleri”nde de bu şekilde anlatılıyor – İ. S.). Ve devler yemek için insanlara döndü ve insanları yediler. Kuşlara, yabanî hayvanlara, sürüngenlere, balıklara karşı günâh işlemeye ve sonra birbirlerinin vücûtlarını yemeye, hatta kanını içmeye başladılar. Ve dünya bu vicdansızlardan şikâyetçi oldu.

Azazil insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler, takılar, boya kullanımı, kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması. (Bu uzaylı varlık, sonradan ortaya çıkan semavî dînlere “Şeytan” olarak giriyor. Ezdaîlik dîninde “Melek-i Tavus” olarak büyük saygı görür. – İ. S.)

Kötülük arttı. Çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.

Şemixaza büyü yapmayı ve kök kesmeyi, Armaros büyü çözülmesini, Baraqiyael astrolojiyi, Kokabel takımyıldızları, Ezeqel bulut bilgilerini, Araqiel toprak bilgilerini, Şamsiel güneş bilgilerini ve Sariel de Ay’ın hareketlerini öğretti.

İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göklere ulaştı.

Sonra Mixael (Mikail – İ. S.), Gabriel (Cebrail – İ. S.), Rafael (İsrafil – İ. S.), Suriel ve Uriel göklerden aşağı bakıp dünyada dökülen hesapsız kanı, işlenen sonsuz kötülükleri gördüler (semavî dînlerde ve kutsal kitaplarda “melek” olarak okuduğumuz bu varlıkların nuranî değil cismanî varlıklar olduğu ve dünyadışı varlıklar oldukları bu metinden net biçimde anlaşılıyor – İ. S.). Birbirlerine dediler ki: ‘Boşalan dünyanın çığlıkları göklerin kapısına ulaştı. İnsanların rûhları bize sesleniyor ve durumlarını En Yüce’ye bildirmemizi istiyorlar.’ Onlar da Kral’a, Tanrı’ya dediler ki: ‘Ey Tanrılar’ın Tanrısı, Krallar’ın Kralı (Çok ilginç! Burada Tanrı’ya sanki Tek Tanrı değil de Tanrılar Konseyi’nin Baş Tanrısı’ymış gibi hitap ediliyor. – İ. S.)! Senin ışıktan tahtın ebedidir ve adın tüm çağlarda ilelebet kutsanır, övülür. Her şeyi sen yaptın. Gücün her şeye yeter. Karşında her şey açık ve çıplaktır. Her şeyi görürsün ve hiçbir şey kendini senden gizleyemez. Azazil’in neler yaptığını, dünyaya nasıl tüm kötülükleri öğrettiğini, göklerin ebedî sırlarını nasıl ifşâ ettiğini gördün. Arkadaşları arasında liderlik gücü verdiğin Şemixaza da büyüler öğretti. İnsanların kızlarıyla birlikte oldular, onlarla yattılar, kendilerini kirlettiler ve onlara her tür günâhı gösterdiler. Kadınlardan devler doğdu ve sonra da tüm dünya kan ve günâhla doldu. Bak şimdi ölenlerin rûhları ağlıyor ve çığlıkları Cennet’in kapılarına ulaşıyor. Dünyadaki adaletsizliklerden dolayı feryâdları dinmek bilmiyor. Sen her şeyi olmadan önce bilirsin. Olanları biliyorsun, izin veriyorsun ama bize tüm bunlar karşısında ne yapacağımızı söylemiyorsun.’

Sonra, En Yüce Olan konuştu. Arsayalalyur’u Lamek oğluna yolladı ve dedi ki: “Git O’na benim adımla de ki: ‘Kendini sakla!’ Ve O’na gelen sonu göster. Çünkü dünya yıkılacak. Tufan’ın suları tüm dünyaya gelmek üzere ve dünyanın üzerindeki her şeyi yok edecek. Nûh’a bu tufandan nasıl kurtulacağını öğret ki dünyanın gelecekteki tüm nesilleri için tohumu korunabilsin.’

Sonra Tanrı Rafael’e (İsrafil’e – İ. S.) dedi ki: ‘Azazil’in (Şeytan’ın – İ. S.) elini ayağını bağla ve O’nu karanlığa koy. Dudael’deki çölde bir yer aç ve O’nu oraya koy. Üzerine sivri ve sert kayalar koy. Tamamen karanlıkla örtülsün ve sonsuza kadar orada kalsın. Yüzünü de kapat ki ışığı göremesin. Büyük Yargı Günü’nde Azazil (Şeytan – İ. S.) ateşe atılacak. Meleklerin (diğer dünyadışı varlıkların – İ. S.) mahvettiği dünyayı iyileştir ve yaşam ver ki orayı yeniden canlandırabileyim. Gözcüler’in (Uzaylılar’ın – İ. S.) açıklayıp çocuklarına öğrettikleri tüm gizli şeyler yüzünden tüm insanoğulları yok olmasın. Azazil’in (Şeytan’ın – İ. S.) öğrettikleri yüzünden tüm dünya kirlendi. O yüzden tüm günâhı O’na yükle.’

Sonra Tanrı Gabriel’e (Cebrail’e – İ. S.) dedi ki: ‘Gayr-i meşrûluğun, yozlaşmışlığın, ahlâksızlığın ürünü olan çocukların karşısına çık ve o Gözcüler’in (Uzaylıların – İ. S.) çocuklarını insanların arasından çıkar. Onları oradan çıkar ve birbirlerine düşür ki birbirlerini yok etsinler. Çünkü fazla günleri kalmadı. Hepsi sana yalvaracak ama ne onların ne de babalarının istekleri yerine getirilecek. Sonsuz bir yaşam umuyorlar ama her biri yalnızca 500 yıl yaşayacak.’

Sonra Tanrı Mixael’e (Mikail’e – İ. S.) dedi ki: ‘Şemixaza’ya ve O’nunla birlikte olanlara, pisliklerini bulaştırmak için kendilerini kadınlarla birleştirenlere suçlarını bildirin. Tüm oğulları birbirini katlettiğinde, sevdiklerinin yok oluşunu gördüklerinde, neticesi sonsuza kadar sürecek olan yargılama gününde sonları gelene kadar, 70 nesil boyunca onları alçak yerlere zincirleyin. O günler geldiğinde işkenceyle ateş çukuruna gönderilecek, sonsuza kadar hapsedilecekler. Tüm nesillerin sonuna kadar birlikte yanıp yok edilecekler. Tüm bu yozlaşmışların rûhlarını, Gözcüler’in (Uzaylılar’ın – İ. S.) çocuklarını yok edin, çünkü onlar insanlığa zûlmettiler. Tüm zalimleri dünyanın üzerinden temizleyin. Tüm ahlâksızlıkları sona erdirin ki adaletin ve gerçeğin ağacı ortaya çıksın. Doğruluk ve adalet sonsuza kadar sevinçle sürsün. Sonra tüm suçsuzlar ölümden kurtulacak, 1000 tane çocukları olana kadar yaşayacaklar. Gençliklerinin ve yaşlılıklarının tüm dönemini huzur içinde tamamlayacaklar. O günlerde tüm dünya üzerinde adaletle çalışılacak. Her yeri ağaçlarla kaplanacak, bereket olacak. Dünyaya her tür hoş ağaçlar ve asmalar dikilecek. Dikilen asmalardan bolca şarap elde edilecek. Ekilen her tohum onbinler verecek, her bir ölçü zeytinden on ölçü yağ çıkacak. Dünyayı tüm baskılardan, üzerindeki tüm adaletsizliklerden, günâhlardan ve adaletsizliklerden arındırın. Bunların kökünü kazıyın dünyadan. O zaman tüm insanlar adil olacak, tüm milletler bana hayranlıklarını gösterecek, beni övecek, hepsi bana tapacak. Dünya tüm yozlaşmışlıklardan, suçlardan, cezalardan, acılardan arınacağı için bir daha nesilden nesile ona tufan da göndermeyeceğim. O günlerde göklerdeki lütûf hazinelerini açıp dünyadaki insanların çalışmalarının, emeklerinin üzerine indireceğim. Tüm nesiller boyunca, dünyanın her gününde, insanlar barış ve eşitlik içinde olacak.’ (1879)

İnsan hakikaten ne diyeceğini bilemiyor. Özellikle imân sahibi bizim gibi insanlar için bu metinleri yorumlamanın ne kadar zor olduğunu sanırım tahmin etmek zor değil. İnsanın adetâ dili tutuluyor, çünkü nihayetinde bunlar da kutsal metinler. Tevrat’ı, İncil’i, Kur’ân’ı gönderdiğini bize bildiren Tanrı, bu metinleri de gönderdiğini beyan ediyor. Musa’ya, İsa’ya, Muhammed’e verilen kutsal kitaplar ile Şit’e, İdris’e, İbrahim’e verilen suhuflar aynı Tanrı tarafından veriliyor ve bunu bize bildiren de bizzat Tanrı’nın kendisi.

İdris Peygamber’e ait Suhuf’un devamında çok daha ilginç şeyler var. Bu kutsal metnin devamında, bir UFO’nun yeryüzüne indiğini ve Hz. İdris’i o uzay gemisine bindirip götürdüklerini, İdris’i yaşam olan diğer gezegenlere götürüp gezdirdiklerini ve sonra geri getirdiklerini görüyoruz. Evet, yanlış duymadınız. Dedim ya; insan gerçekten ne diyeceğini, ne yorum yapacağını bilemiyor.

Birlikte okuyalım:

“Bu kitap, o vizyonda Ulu Tanrı’nın verdiği emre uygun olarak anlatılan doğruluk sözleri ve Gözcüler’in (Uzaylılar’ın – İ. S.) azarlanışı hakkındadır. O vizyonda gördüklerimi şimdi ağzımın nefesiyle ve etten bir dille anlatacağım. Yüce Olan konuşmak için dil, anlamak için kalp vermiştir.

Yüce Olan nasıl insanoğluna bilgelik sözlerini anlama gücü verdiyse, beni de yaratıp Gözcüler’i (Uzaylılar’ı – İ. S.), göğün çocuklarını (dünyadışı varlıkları – İ. S.) azarlama gücü verdi. Onlara dedim ki: ‘Dileğinizi yazdım ve vizyonumda bana gösterildi ki, dileğiniz asla kabul edilmeyecek. Sonunda size yargılama geldi ve isteğiniz kabul edilmeyecek. Bu zamandan sonra asla Cennet’e yükselemeyeceksiniz. Dünya var olduğu sürece zincirlenmenize karar verildi. Ama bunlardan önce sevdiğiniz çocuklarınızın yok oluşunu göreceksiniz. Onlar sizin olmayacak; kılıçla önünüze düşürülecekler. Kendiniz ve çocuklarınızla ilgili hiçbir şey dileyemeyeceksiniz. Sessizlik içinde yalvaracaksınız.’

Yazacağım kitabın sözleri: Ve bir vizyon göründü gözüme. Bulutlar beni davet etti, bir sisin içine çekildim. Yıldızların ve şimşeklerin gösterdiği yolda ileri taşındım. Rüzgârlar beni uçurup göğe kaldırdı. Kristal taşlardan yapılma, etrafı kızgın alevlerle çevrili bir duvara yaklaşana kadar yükseldim. (Bir UFO’nun gelip kendisini alışını anlatıyor. Çok açık biçimde anlattığı şey budur. Neye inanırsanız inanın, nasıl bir insan olursanız olun, hangi dîne ırka coğrafyaya mensup olursanız olun, bu sözlerden bundan başka bir anlam çıkarmanız mümkün değil. – İ. S.)

Korkmaya başladım. Kızgın alevlerin içinden geçtim ve kristal taşlardan yapılmış büyük bir eve yaklaştım. Evin duvarları ve zemini kristallerden bir mozaik gibiydi. Temeli de kristaldi. Tavanı parlayan yıldızlar, çakan şimşekler gibiydi ve aralarında kızgın Kerubiler vardı. Gök su gibi berraktı. Duvarları etrafında bir ateş vardı ve kapıları da yanıyordu. O eve girdim. Ateş gibi sıcak, buz gibi soğuktu. İçeride hiçbir hayat belirtisi yoktu ve keyifsizdi. Korkuyla kaplandım ve sonra bir titremeye tutuldum.

O titreme içinde yüzüstü düştüm. Bir vizyon daha gördüm. İkinci bir ev daha vardı ve ilkinden büyüktü. Tamamen alevlerden yapılmaydı ve tüm kapıları önümde açıldı. Her şeyiyle mükemmeldi ve çok büyüktü. Mükemmelliğini ve büyüklüğünü tasvir etmem mümkün değil. Zemini ateştendi. Üzerinde şimşekler ve parlayan yıldızlar vardı. Çatısı da yanan bir ateşti. (Yaşamın ve bizden daha gelişmiş uygarlığın olduğu başka bir gezegende gördüklerini anlatıyor ve bütün bunları anlatan kişi bir peygamber – İ. S.)

Dikkatlice bakınca o evde yüksek bir taht olduğunu gördüm. Görünüşü kristalimsiydi ve çevresi parlayan güneş gibiydi. Kerubiler’in sesi vardı. Tahtın altından ateşten ırmaklar çıkıyordu. Bakmak imkânsızdı. Şanı büyük biri oturuyordu üzerinde. Elbisesi güneşten daha parlak, kardan daha beyazdı. Haşmetinden, ışığından hiçbir melek O’nun yüzünü göremiyordu. Hiçbir insan da O’na bakamazdı. Etrafı ateşle çevriliydi ve önünde de büyük bir ateş vardı. Etrafındaki kimse O’na yaklaşamıyordu. Önünde onbinlerce kere onbinlerce varlık vardı ama O’nun hiçbir öğüde ihtiyacı yoktu. Yanındaki kutsal varlıklar ne gece ne de gündüz O’nun yanından bir an olsun ayrılmıyordu. (Gece ve gündüzden bahsetmesi, gittiği gezegenin de bir Güneş Sistemi’nin olduğunu gösteriyor. – İ. S.)

O ana kadar yüzüstü yerde duruyor, titriyordum. Ve Tanrı kendi sesiyle beni çağırdı, dedi ki: ‘Yakınlaş Enox, sözümü duy.’

Sonra oradaki varlıklardan biri gelip beni kaldırdı, birlikte kapıya yaklaştık. Yüzümü eğdim.” (1880)

Enox (İdris) her ne kadar burada o Yüce Varlık’tan bahsederken “Tanrı” diyerek bahsediyorsa da, yaptığı tasvir, bizim imân ettiğimiz Tanrı anlayışıyla pek bağdaşmıyor. Çünkü burada en sonda “Tanrı” denilerek bahsedilen kişi cismanî bir varlık, mekân ve yer kaplıyor. Tanrı’dan çok bir Kral gibi. Elbisesi bile var. Hz. İdris’in gittiği daha doğrusu götürüldüğü yer neresi bilmiyoruz, Galaktik Federasyon’un yönetim merkezine mi götürüldü bilemeyiz, ama anlattıkları çok çok ilginç.

İdris (Enox) Peygamber’in “galaksiden galaksiye” ve “gezegenden gezegene” seyahati devam ediyor. O gezmeye biz de okumaya devam edelim:

“Sonra beni alıp sakinleri ateşe benzeyen bir yere götürdüler. İstedikleri zaman insan gibi görünebiliyorlardı.

Beni karanlık yere ve zirvesi göğe ulaşan bir dağa getirdiler. En derin yerlerinde bile olağanüstü ışıklar, yıldızlar ve gök gürlemesiyle dolu bir yer gördüm. Ateşten bir yay ve oklar, ateşten bir kılıç ve şimşekler vardı.

Sonra beni yaşam sularına ve güneşin her batışını gören batının ateşine götürdüler. Ateşten bir ırmağa geldim. Ateş su gibi akıyor ve batıda Büyük Deniz’e boşalıyordu. Büyük ırmaklar gördüm ve sonunda büyük bir karanlığa vardım. Kimsenin olmadığı yere gittim. Kış mevsiminin karabulutlarıyla kaplı dağları ve tüm suların derin aktığı yeri gördüm. Tüm ırmakların ağızlarını ve derinliğin ağzını gördüm.

Sonra tüm rüzgârların toplandıkları yeri gördüm. O’nun rüzgârlarla tüm varoluşu ve dünyanın temellerini nasıl süslediğini gördüm. Dünyanın dört köşe-taşını gördüm. Yeri ve göğü destekleyen dört rüzgârı gördüm. Rüzgârların nasıl göğü genişlettiğini gördüm. Gökle yer arasında duruyorlardı; göğün sütûnlarıydılar. Dönüp Güneş’in ve tüm yıldızların batışına kılavuzluk eden rüzgârları gördüm. Dünyada bulutları taşıyan, Güneş’in ve yıldızların yörüngelerini belirleyen ve gökyüzünü döndüren rüzgârları gördüm. Meleklerin yollarını gördüm.

Dünyanın sonunda, yukarıdaki göklerin kubbesini gördüm. Güneye gittim ve gece gündüz yanan bir yer gördüm. Orada kıymetli taşlardan oluşan yedi dağ vardı; üçü doğuya, üçü güneye doğru. Doğuya doğru olanlardan biri renkli bir taştandı, biri incidendi ve biri de antimondandı. Güneye doğru olanlar kırmızı taştandı. Ama ortadaki dağ Tanrı’nın tahtı gibi göklere yükseliyordu. Kaymaktaşındandı ve tepesi safirdendi. Ve tüm dağların üzerinde yanan bir ateş gördüm. Bu dağların ötesinde ise tüm suların toplandığı bir yer vardı.

Göklerin ateşinden sütûnları olan derin bir çukur gördüm. Bu sütûnlar arasında enine ve boyuna ölçüsüz ateşlerin düştüğünü gördüm. O çukurun ötesinde, üzerinde göğü ve altında toprak bir temeli olmayan bir yer gördüm. Üzerinde su da yoktu. Ne de kuşlar. Harap, korkunç bir yerdi.

Orada yanan büyük dağlar gibi, rûhlara benzer yedi yıldız gördüm. Bunları sormam üzerine melek dedi ki: ‘Burası yerin ve göğün sonu geldiğinde göklerin yer alacağı ve hapishanesi olacak yer. Ateşin üzerinde yuvarlanmakta olan yıldızlar, yükselişlerinin başlangıcında Tanrı’nın buyruğunu çiğneyenlerdir. Çünkü kendilerine bildirilen zamanda çıkmadılar. Bu yüzden O da onlara kızdı ve saklı yılda günâhlarının bedelini ödeyecekleri vakte kadar onları bağladı.’

Ve Uriel bana dedi ki: ‘Kadınlarla çiftleşen melekler burada duracak. Onların pekçok biçim alan rûhları insanlığı kirletiyor. İnsanlığı saptıracaklar ve insanlar şeytanlara tanrılarmış gibi kurbanlar sunacak. O melekler Büyük Yargı Günü’ne kadar burada kalacak. Yok edilene kadar yargılamadan geçirilecekler. Meleklerin yoldan çıkan kadınları ise leş yiyiciler haline gelecek.’

Her şeyin sonunun vizyonunu yalnız ben Enox gördüm. Kimse benim gördüğüm gibi görmedi.” (1881)

“Enox Kitabı”nda gizem dolu anlatımlar bu şekilde uzun uzun devam ediyor…

Aslında yukarıda “hayretler içinde kalarak” okuduğunuz anlatımı, İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm de desteklemektedir. İdris Peygamber’in diğer gezegenlere ve Galaktik Federasyon’un idarî merkezine yaptığı seyahat, Kur’ân’da da anılır:

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِدْر۪يسَۘ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّاۗ ﴿﴾ وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا

“Kitapta İdris’i de an. Şüphesiz O, özü sözü doğru bir peygamberdi. Biz O’nu çok yüce bir mekâna yükselttik.” (1882)

Daha önce, Hz. İsa’nın uzaylı ve başka bir gezegene ait bir insan olduğunun bizzat İncil’de İsa’nın kendi ağzından itiraf edildiğini (1883) söylemiştik. Burada da Hz. İdris’in bir UFO tarafından alınıp başka gezegenlere götürülüşünü okumaktayız.

Peki, Hz. İdris’i anlatırken birdenbire niçin Hz. İsa’yı hatırlattım? Çünkü İdris de tıpkı İsa gibi ölmeden bu dünyayı terketti, göğe yükselip “başka bir âleme” gitti. “Allah O’nu göğe yükseltti.” (1884) Kimbilir; belki de “memleketine” döndü, kendi gezegenine. Şimdi taşlar daha bir yerine oturuyor, değil mi?

Tüm erken kaynaklar “Cennet’in oğulları”ndan “Melekler” olarak bahseder. M. Ö. 408 – M. S. 318 yıllarına ait “Ölüdeniz Parşömenleri” (מגילות ים המלח)’nde de “Düşmüş Melekler”e referanslar bulunur. (1885)

Bununla birlikte, M. Ö. 2. yy’a ait ve 50 bölümden oluşan “Jübileler Kitabı” (ספר היובלים)’nda, Mastema adlı başka bir melek, kötü rûhların lideri olarak görünür. (1886) Tanrı’dan cinlerden bazılarını bağışlamasını ister, böylece insanlığı günâha sürüklemek için onların yardımını kullanabilir. Daha sonra liderleri olur: “Rabb, Yaradan! Bazılarının önümde kalmasına izin ver. Sesime kulak versinler ve onlara söyleyeceğim her şeyi yapsınlar. Çünkü bazıları bana bırakılmazsa, onları gerçekleştiremeyeceğim. İrademin gücü Âdemoğulları üzerindedir; çünkü bunlar bozgunculuk ve benim hükmümden önce saptırma içindir. Zirâ Âdemoğullar’ının kötülüğü büyüktür.” (1887)

“Jübileler Kitabı”nda ayrıca, Hz. Nûh’un zamanında Tufan ile dünyayı sular altında bırakmak için Tanrı’nın amaçlarından birinin dünyayı bu Nefiller’den (Devler’den) arındırmak olduğu belirtilir. Bu metinler, Nefiller’i “Şeytanî Devler” olarak tanımlar. (1888)

Ayrıca Musevîlik’teki döterokanonik metinler olan “Yudith” (1889)“Sirax” (1890)“Barux” (1891)“Üç Makkabiler” (1892) ve “Süleyman’ın Hikmeti” (1893) kitaplarında da, bu uzaylı ırk ile insan ırkının evliliğinden üreyen melez torunlara göndermeler vardır.

“Yuda’nın Yeni Ahit Mektubu” da, birçok teolog ve bilim adamının “Tesniye, 33:2”ye dayandığına inandığı “Enox, kitap 1, 1:9”dan alıntı yapar. (1894) Çoğu yorumcuya göre bu, “Yuda”nın yazarının “Tekvin, 6”nın Enoxik yorumlarını doğru olarak gördüğünü onaylar. (1895)

“Düşmüş Melekler” konusu hakikaten ilginçtir. Bunlar “gökten düşmüş” (dünyaya inmiş) dünyadışı varlıklar olup, bize birçok bilgiler öğrettiler, uygarlık noktasında büyük bir sıçrama gerçekleştirmemizi sağladılar. İnanış bu. Bizim “düşmüş öğretmenlerimiz”dirler.

Gerçekten bir bağ var mıdır yoksa tamamen ilginç bir tesadüf müdür bilmiyorum ama, Arapça’daki “Melaiket” kelimesini Kürtçe olarak düşündüğümüzde, “Düşmüş Öğretmenler” (Mala-i ket) anlamına geliyor. Oldukça ilgi çekici bir durum! Fakat dediğim gibi, gerçekten bir bağ var mıdır ve ilişkili bir durumun sonucu mudur yoksa tamamen bir tesadüf mü, bilmiyorum.

Yukarıda da belirtiğimiz gibi, Tevrat onlardan ilk önce “Melekler” diye bahsetmesine rağmen sonradan “Adamlar” diyerek bahsediyor (1896) ve onlar kesinlikle melek değil, dünyadışı varlıklardır. Çünkü melekler nuranî varlıklardır, insanlar tarafından görülmezler; bunlar cismanî varlıklardır ve onları herkes görüyor. Melekler insanlarla cinsel ilişki kurmazlar; bunlar kuruyorlar hatta insanlarla evleniyorlar ve bizden çocukları oluyor. Melekler cinsiyetsizdir; bunların cinsiyeti var. Melekler yemezler içmezler; bunlar bizim pişirdiğimiz yemekleri yiyorlar. Bir de melekler dünyaya gelirken herhangi bir araca binip gelmezler; bunlar dört tekerlekli uzay araçlarına binip geliyorlar. Zaten Tevrat da başta “Melekler” diyerek bahsederken sonradan bunu düzelterek “Adamlar”“Göksel Varlıklar” diyerek bahsetmiştir.

Semavî dînlerde melek inancının nasıl olduğu bellidir. Bu yüzden, Tevrat başlangıçta böyle demesine rağmen, pekçok Yahudî dîn âlimi dahi bunların melek olmadığını, olamayacağını belirtmiş ve bunların dünyadışı varlıklar olduklarını ifade etmişlerdir. İslam gibi ana akım Musevîlik de, “Tevrat, Tekvin, 6”nın meleklere atıfta bulunduğu veya meleklerin insanlarla evlenebileceği fikrine karşı bir tavır almıştır. Örneğin 2. yy’da yaşayan ve en büyük Yahudî bilginlerden ve Kabbala öğreticilerinden biri kabul edilen Raşbi ya da gerçek adıyla Rabbi Şimon bar Yohai (? – ?), bunların melek olduğunu söyleyen herkese lanet okudu. Bunu Tevrat ve Talmud’un ilk kapsamlı tefsirlerinin müfessiri olan dünyaca ünlü Yahudî dîn âlimi Raşi ya da gerçek adıyla Rabbi Şlomo ben Yitzak (1040 – 1105) izledi. Ortaçağ’ın en önemli Yahudî bilginlerinden biri olan Katalonya doğumlu haham, filozof, doktor, Tevrat ve Kabbala müfessiri Nahmanides ya da gerçek adıyla Moşe ben Nahmen (1184 – 1270) de aynı düşünceyi seslendirdi. Pseudo-Philo (? – ?) da, Tevrat’ta “Allah’ın oğulları” denilerek bahsedilen gizemli varlıkların melekler değil, dünyadışı varlıklar olduğunu kaydetti. (1897)

Zaten İncil’de, Hz. İsa’nın kendi ağzından bu durum açıkça ifade edilmiştir. İncil’in “Matta” kitabında, İsa, “Nûh’un gemiye bindiği güne dek, Tufan’dan önceki zamanda insanlar bunlarla yiyip içiyor, bu varlıklarla evleniyor, evlendiriliyorlardı” demektedir. (1898)

Arami kültüründe; “Nifelah” terimi Orion Takımyıldızı’na ve ”Nefilim” de Orion’un yavrularına atıfta bulunur. (1899) Bazı araştırmacılar tarafından, “Tevrat, Tekvin, 6”da anlatılan Nefilim hikâyesinin Apkallu geleneğinin bazı olumsuz yönlerine dayandığı öne sürülmüştür. (1900) Sümer mitolojisindeki Apkallu, Tufan’dan önce, Tanrılar’dan gelen olağanüstü bilgeliğe sahip 7 efsanevî kültür kahramanıydı ve yedi Apkallu’dan biri olan Adapa, bu nedenle “Babil Tanrısı Ea’nın oğlu” olarak adlandırıldı. Bu, sonradan Âdem adını aldı ve insanın kökenidir. (1901)

Tevrat ve Musevî dînî metinlerinde bolca bahsi geçen bu varlıklardan İncil ve Hristiyan dînî metinleri de bahseder. İncil’in “Luka” kitabında “Şeytan’ın yıldırım gibi gökten düştüğü” anlatılır (1902)“Matta” kitabı “Cehennem’e atılacak İblis ve meleklerinden” bahseder (1903). Tüm Sinoptik İnciller, Şeytan’ı “cinlerin lideri” olarak tanımlar. (1904) Elçi Pavlus (5 – 67), İncil’in “I. Korintliler” bölümünde “yargılanacak melekler” olduğunu (1905) belirtir ve kötü meleklerin varlığını (1906) imâ eder. İncil’in “II. Petrus” (1907) ve “Yahuda” (1908) bölümleri, Allah’a karşı günâh işleyen ve Yargı Günü’nde cezayı bekleyen meleklere paranetik olarak atıfta bulunur. “Vahiy” kitabı, Şeytan’dan, “kuyruğu gökteki yıldızların üçte birini süpürüp onları yeryüzüne fırlatan büyük bir kırmızı ejderha” olarak bahseder. (1909) İlk Hıristiyan yorumcular, Şeytan’ın lider olarak kabul edildiği İblisler’le Düşmüş Melekler’i aynı gördüler. (1910)

Hıristiyanlık’ın yükselişinden hemen önceki dönemde, gözcüler (uzaylılar) ve insan kadınlar arasındaki ilişki genellikle “meleklerin ilk düşüşü” olarak görülüyordu. (1911) M. S. 2. yy’da yaşamış Kartacalı (bugünkü Tunus) erken dönem Hristiyan kilise babası yazarlardan ve bir Berberî olan Tertulyan veya Latince tam adıyla Quintus Septimius Florens Tertullianus (155 – 230) ve aynı dönemde yaşamış olan Mısır – İskenderiyeli ve Patristik felsefenin en önemli temsilcilerinden biri olan asketik dînbilgini Oriğen Adamantius (185 – 254) da “düşmüş melekler”den “astroloji öğretmenleri” olarak sözettiler ve bunların uzaylı (dünyadışı varlıklar) olduklarını belirttiler. (1912)

Maniheizm (Manicilik)’den güçlü bir şekilde etkilenen Numidya doğumlu Hristiyan piskopos ve filozof Aurelius Augustinus Hipponensis (354 – 430) felsefesi, Batı Hristiyan düşüncesinde melekler ve şeytanlar için ana kaynak haline geldi. Dünyanın iyi ve kötü rûhlara bölündüğünü düşünüyordu. Düşmüş melekler kötü rûhların temsilcileri olurken, iyi melekler kutsal olan her şeyle ilişkilendirildi. Augustinus’a göre, Maniheizm teolojisinden farklı olarak, düşmüş melekler başlangıçta kötü değillerdi, ancak zamanın başında kasıtlı olarak kötüyü seçtiler. Bu melekler nosyonunda, meleklerin doğalarını belirlemek için zamanın başında sadece bir seçeneği vardı. Bu nedenle, düşmüş melekler kurtuluşun ötesindedir. (1913)

Evet, Musevîlik (Tevrat) ve Hristiyanlık (İncil)’ta uzaylılar (dünyadışı varlıklar), “düşmüş melekler” ve Devler (Nefiller, Anunnakiler) konusu bu şekilde. Şimdi de İslam (Kur’ân-ı Kerîm)’a bakalım…

İslam’da da uzaylılar (dünyadışı varlıklar), “düşmüş melekler” ve Devler (Nefiller, Anunnakiler) konusu önemli bir yer bulmuştur. İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerim’de açık biçimde uzaylılardan (dünyadışı varlıklardan), başka gezegenlerde yaşayan akıllı varlıklardan ve dünyadışı gelişmiş uygarlıklardan bahsedilmektedir. Evet, yanlış duymadınız!

Şimdi Kur’ân’daki âyetlere bakalım…

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(1824): Tevrat, Tekvin, 6:1 – 8

(1825): The International Standard Bible Encyclopedia, cilt 4, James Orr, “Nephilim” maddesi, s. 2133, Howard-Severance Publishing, Chicago 1930

(1826): Tevrat, Tekvin, 8:4 / Kur’ân-ı Kerim, Hûd, 44

(1827): Tevrat, Tekvin, 6:5 – 22; 7:1 – 24; 8:1 – 22; 9:1 – 18 ve 10:32 / Kur’ân-ı Kerim, Âraf, 64 – 69; Yunus, 71 – 73; Hûd, 25 – 89; İsra, 3 ve 17; Meryem, 58; Mü’mînun, 23 – 30; Şuârâ, 105 – 120; Ankebut, 14 – 15; Saffat, 75 – 83; Qamer, 9 – 15; Hadid, 26; Nûh, 1 – 28

(1828): Rajatkumar Dani, Ancient Astronauts, Writers Rescue Centers, 2018, https://www.academia.edu/37881989/ANCIENT_ASTRONAUTS_Rajatkumar_Dani

(1829): Lexikon Religion: Gegenwart – Alltag – Medien, cilt 2, Ulrich Magin, “Neue Mythen / Neue Mythologien” maddesi, s. 556, Metzler Verlag, Stuttgart & Weimar 2005

(1830): Marcus Jastrow, A Dictionary of the Targumim, the Talmud Babli and Yerushalmi and the Midrashic Literature, s. 924, Orienter Printer Verlag, Leipzig 1903, Luzac & Co. Publishing, Londra 1903, Putnam’s Sons Publishing, New York 1903

(1831): Francis Brown – Edward Robinson – S. R. Driver – Charles A. Briggs, A Hebrew and English Lexicon of the Old Testament, s. 658, Clarendon Press, Oxford 1907

(1832): Encyclopædia Britannica, Melissa Petruzzello, “Nephilim” maddesi, Encyclopædia Britannica Inc. Publishing, Edinburgh 1901

(1833): Jaap J. T. Doedens, The Sons of God in Genesis 6:1 – 4: Analysis and History of Exegesis, s. 75 – 76, Brill Publishing, Leiden & Boston 2019

(1834): Jacques T. A. G. M. van Ruiten, Primaeval History Interpreted: The Rewriting of Genesis I – II in the Book of Jubilees, s. 189, Brill Publishing, Köln & Leiden & Boston 2000

(1835): Thomas Stackhouse, A History of the Holy Bible, cilt 1, s. 53, Blackie & Son Publishing, Londra & Glasgow & Edinburgh 1869 / Henry George Liddell – Robert Scott, Greek – English Lexicon, Harper & Brothers Publishing, New York 1883 / Archie T. Wright, The Origin of Evil Spirits: The Reception of Genesis 6:1 – 4 in Early Jewish Literature, s. 80 – 81, Mohr Siebeck Verlag, Tübingen 2005

(1836): Archie T. Wright, age

(1837): Alison Salvesen, Symmachus Readings in the Pentateuch, Origen’s Hexapla and Fragments: Papers Presented at the Rich Seminar on the Hexapla, Oxford Centre for Hebrew and Jewish Studies, 25 Temmuz – 3 Ağustos 1994 / Thomas Stackhouse, age

(1838): Pentateuch, Genesis 5:1 – 4, Jewish Publication Society, Philadelphia 1917

(1839): Genesis Chapter 6 בְּרֵאשִׁית, Mechon Mamre, https://www.mechon-mamre.org/p/pt/pt0106.htm

(1840): Wojciech Kosior, Synowie Bogów i Córki Człowieka: Kosmiczny “Mezalians” i Jego Efekty w Księdze Rodzaju 6:1 – 6, Ex Nihilo. Periodyk Młodych Religioznawców, sayı 1, , s. 73 – 74, Instytut Religioznawstwa Uniwersytet Jagielloński, Kraków 2010

(1841): İncil, Matta, 22:30

(1842): Bob Deffinbaugh, Genesis: From Paradise to Patriarchs, bölüm 7, “The Sons of God and the Daughters of Men (Genesis 6:1 – 8)”, Bible, https://bible.org/seriespage/7-sons-god-and-daughters-men-genesis-61-8

(1843): Tevrat, Çölde Sayım, 13:17 – 33

(1844): Pentateuch, Numbers 13:17 – 33, Jewish Publication Society, Philadelphia 1917

(1845): Tevrat, Eyyûb, 1:6

(1846): Tevrat, Eyyûb, 2:1

(1847): Tevrat, Ezekiel, 32:17 – 32

(1848): Karel van der Toorn – Bob Becking – Pieter Willem van der Horst, Dictionary of Deities and Demons in the Bible, s. 74, 345 ve 619 – 620, Brill Publishing, Köln & Leiden & Boston 1999, Eerdmans Publishing, Cambridge & Grand Rapids 1999 / W. Zimmerli, Ezekiel: A Commentary on the Book of the Prophet Ezekiel, Chapters 25 – 48, s. 168 ve 176, Fortress Publishing, Philadelphia 1983 / Robert S. Hendel, “Of Demigods and the Deluge: Towards an Interpretation of Genesis 6:1 – 4”, Journal of Biblical Literature, sayı 106, s. 22, Mart 1987

(1849): Tevrat, Ezekiel, 1:1 – 28

(1850): Morris Ketchum Jessup, UFOs and the Bible, New Saucerian Books, Pleasant 1956

(1851): Arthur W. Orton, The Four-Faced Visitors of Ezekiel, Analog Science Fact & Fiction, s. 99, Project Gutenberg, Mart 1961

(1852): Erich von Däniken, Erinnerungen an die Zukunft: Ungelöste Rätsel der Vergangenheit, bölüm 4, Econ Verlag, Düsseldorf & Viyana 1968

(1853): Barry Downing, The Bible and Flying Saucers, Lippincott Publishing, Philadelphia 1968

(1854): Robert Dione, God Drives a Flying Saucer, Bantam Publishing, New York 1969

(1855): Thomas Charles Lethbridge, The Legend of the Sons of God: A Fantasy?, Routledge & Kegan Paul Publishing, Londra 1972

(1856): Josef F. Blumrich, The Spaceships of Ezekiel, Bantam Publishing, New York 1974

(1857): Juan José Benítez López, Los Astronautas de Yavé, Editorial Planeta Mexicana, Ciudad de México 1980

(1858): Tevrat, Tekvin, 19:1 – 26

(1859): Brinsley Le Poer Trench, The Sky People, s. 64 – 65, Saucerian Books, Clarksburg 1960 / Erich von Däniken, Erinnerungen an die Zukunft: Ungelöste Rätsel der Vergangenheit, s. 37, Econ Verlag, Düsseldorf & Viyana 1968

(1860): Gordon Stein, The Encyclopedia of the Paranormal, s. 29, Prometheus Books, Amherst 1996

(1861): İncil, Yuhanna, 8:21 – 23

(1862): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 156

(1863): Barry Downing, The Bible and Flying Saucers, Lippincott Publishing, Philadelphia 1968

(1864): Paul Misraki, Flying Saucers Through The Ages, Neville Spearman Publishing, Londra 1965 / Jerome Clark, Profile of Paul Misraki in UFOs in the 1980s, Apogee Books, Burlington, 1990 / Philip H. Melling, Fundamentalism in America: Millenialism, Identity and Militant Religion, s. 183, Edinburg University Press, Edinburgh 1999

(1865): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 25:10 – 22, 26:31 – 35, 30:26 – 28, 31:1 – 11, 37:1 – 9, 40:3 – 21; Çölde Sayım, 3:31, 7:89, 10:33; Yasa’nın Tekrarı, 10:8, 31:24 – 26; Yeşua, 3:2 – 3 ve 14 – 17; 4:4 – 9, 6:6 – 13, 7:6, I. Samuel, 4:3 – 9, II. Samuel, 6:1 – 13; I. Tarihler, 13:1 – 8 / İncil, İbraniler’e Mektup, 9:4 / Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 248

(1866): Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 28:30

(1867): Tevrat, Levililer, 8:8; Çölde Sayım, 27:21; Yasa’nın Tekrarı, 33:8; I. Samuel; 28:6; Ezra, 2:63; Nehemya, 7:65

(1868): Ancient Dimensions Mysteries: De Coded, The Ark of the Covenant, Farshores, http://farshores.org/a06ark.htm

(1869): Ancient Aliens, “Ancient Aliens and the Creation of Man” bölümü, History Channel, 23 Kasım 2011, https://www.imdb.com/title/tt2108685/

(1870): Jübileler Kitabı, 7:21 – 25

(1871): Devler Kitabı, Nefilim

(1872): Suyutî, Ed- Durr’ul- Mensur, cilt 8, s. 489 / Alusî, Rûh’ul- Meânî, cilt 15, s. 141 – 142 / Taberî, Tarih, cilt 1, s. 312 – 313 / Zemahşerî, El- Keşşaf, cilt 6, s. 360 / İbn-i Esir, El- Kâmil, cilr 1, s. 54 / Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî, Tefhîm’ul- Qur’ân, cilt 6, s. 32

(1873): Kült TV, Hz. Nûh’un Dedesi, Enox Kitabı, Devler, Düşmüş Melekler ve Büyük Tufan, 3 Nisan 2020, https://www.youtube.com/watch?v=h9TmHeDIXQM&t=159s

(1874): Enox Kitabı, bölüm 1, http://enoksbok.se/cgi-bin/slaupp.cgi?%7C1%7C1%7C%7Cjmf

(1875): Ancient Aliens, History Channel, 8 Mart 2009

(1876): Chuck Missler – Mark Eastman, Alien Encounters: The Secret Behind the UFO Phenomenon, s. 207, Koinonia House Publishing, Coeur d’Alene 1997

(1877): Enox Kitabı ve bununla ilgili yazılmış tüm eserler

(1878): Enox Kitabı, kitap 1, bölüm 1 – 6

(1879): Enox Kitabı, kitap 1, bölüm 7 – 11

(1880): Enox Kitabı, kitap 1, bölüm 14

(1881): Enox Kitabı, kitap 1, bölüm 17 – 19

(1882): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem, 56 – 57

(1883): İncil, Yuhanna, 8:21 – 23

(1884): Tevrat, Tekvin, 5:21 – 24 / İncil, İbraniler’e Mektup, 11:5

(1885): Ölüdeniz Parşömenleri, Yaratılış Apokrifi, Şam Yazmaları, 4Q180

(1886): Jübileler Kitabı, 10:1

(1887): Jübileler Kitabı, 10:8

(1888): Jübileler Kitabı, 7:21 – 25

(1889): Yudith, 16:6

(1890): Sirax, 16:7

(1891): Barux, 3:26 – 28

(1892): Üç Makkabiler, 2:4

(1893): Süleyman’ın Hikmeti, 14:6

(1894): Yuda’nın Yeni Ahit Mektubu, 14 – 15

(1895): Robert Henry Charles, Book of Enoch: Together with a Reprint of the Greek Fragments, Clarendon Press, Oxford 1912 / Michael Green, The Second Epistle General of Peter and the General Epistle of Jude, s. 59, Eerdmans Publishing, Grand Rapids 2007 / Richard John Bauckham, The Jewish World Around the New Testament: Collected Essays, s. 276, Mohr Siebeck Verlag, Tübingen 2008

(1896): Tevrat, Tekvin, 19:1 – 26

(1897): James L. Kugel, Traditions of the Bible: A Guide to the Bible as it Was at the Start of the Common Era, Harvard University Press, Londra & Cambridge 1998

(1898): İncil, Matta, 24:38

(1899): Arthur Samuel Peake, Commentary on the Bible, Londra 1919

(1900): Karel van der Toorn – Bob Becking – Pieter W. van der Horst, Dictionary of Deities and Demons in the Bible, J. C. Greenfield, “Apkallu” maddesi, s. 72 – 74, Brill Publishing, Köln & Leiden & Boston 1999, Eerdmans Publishing, Cambrisge & Grand Rapids 1999

(1901): age, s. 73

(1902): İncil, Luka, 10.18

(1903): İncil, Matta, 25:41

(1904): Dale Basil Martin, When Did Angels Become Demons?, Journal of Biblical Literature, sayı 129, s. 657 – 677, Kış 2010

(1905): İncil, I. Korintliler, 6:3

(1906): Dale Basil Martin, agm

(1907): İncil, II. Petrus, 2:4

(1908): İncil, Yahuda, 1:6

(1909): İncil, Vahiy, bölüm 12

(1910): J. I. Packer, Concise Theology: A Guide to Historic Christian Beliefs, Tyndale House Publishing, Wheaton 2001 / Dale Basil Martin, agm

(1911): Gregory A. Boyd, God at War: The Bible & Spiritual Conflict, s. 138, InterVarsity Press Academic, Downers Grove 1997

(1912): Timothy Hegedus, Early Christianity and Ancient Astrology, s. 127, Peter Lang Verlag, Frankfurt ama Main & Berlin & Viyana & Bern & Brüksel & Oxford & New York 2007

(1913): David L. Bradnick, Evil, Spirits and Possession: An Emergentist Theology of the Demonic, s. 39, Brill Publishing, Leiden & Boston 2017

ETİKETLER: , ,
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.