enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
17,9629
EURO
18,3417
ALTIN
1.026,26
BIST
2.851,67
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
30°C
İstanbul
30°C
Açık
Salı Açık
31°C
Çarşamba Az Bulutlu
30°C
Perşembe Az Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
31°C

Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler – 22

04.07.2022 23:22
0
A+
A-

Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi

Kürdistanlı Peygamberler – 22

■ İbrahim Sediyani

 

– geçen bölümden devam –

Evet, Musevîlik (Tevrat) ve Hristiyanlık (İncil)’ta uzaylılar (dünyadışı varlıklar), “düşmüş melekler” ve Devler (Nefiller, Anunnakiler) konusu bu şekilde. Şimdi de İslam (Kur’ân-ı Kerîm)’a bakalım…

İslam’da da uzaylılar (dünyadışı varlıklar), “düşmüş melekler” ve Devler (Nefiller, Anunnakiler) konusu önemli bir yer bulmuştur. İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerim’de açık biçimde uzaylılardan (dünyadışı varlıklardan), başka gezegenlerde yaşayan akıllı varlıklardan ve dünyadışı gelişmiş uygarlıklardan bahsedilmektedir. Evet, yanlış duymadınız!

Şimdi Kur’ân’daki âyetlere bakalım…

وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِ عَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُؕ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِرٖينَ

“Sur’a üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah’a boyunları bükülmüş olarak gelir.” (1914)

Âyetten, göklerde yaşayan birtakım canlıların olduğu anlaşılmaktadır. Burada ilk etapta meleklerin kastedildiği düşünülebilir. Fakat böyle bir düşünce mantıksız olur. Zirâ Sur’a üfleyecek olan meleklerin kendisidir. (1915) Rafael / İsrafil (as) melek Sur’a üfleyecektir. (1916) Dolayısıyla Sur’a üflendiğinde meleklerin korku içinde kalacaklarını düşünmek mantığa aykırı olur. Çünkü Sur’a üfleyecek olan bizatihi kendileridir.

Peki burada “göklerde olanlar” derken meleklerin kastedilmediğini sadece bu mantıkla mı anlıyoruz? Hayır, burada meleklerin değil başka – ve bizler gibi cismanî – varlıkların kastedildiğini aynı vurgunun yapıldığı başka bir âyetten anlıyoruz:

وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ مِنْ دَٓابَّةٍ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ﴿﴾ يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَࣖ

“Göklerde bulunanlar, yeryüzündeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler. Onlar, yüceler yücesi bildikleri Rabb’lerinden korkar, kendilerine emrolunanı yerine getirirler.” (1917)

Yukarıdaki âyette “göklerde bulunanlar” ile “bütün melekler” ayrı varlıklar olarak zikrediliyor. Bu da çok açık gösteriyor ki, Allah-û Teâlâ’nın çeşitli âyetlerinde “göklerde bulunanlar” veya “göklerde olanlar” derken kastettiği kesinlikle melekler değildir. Çünkü eğer burdan kasıt melekler olsaydı, melekler ayrıeten yeniden zikredilmezdi. Üstelik melekler bundan ayrı olarak zikredilirken “melekler” değil “bütün melekler” deniyor. Yani hiç ama hiçbir melek (melek türü), “göklerde bulunanlar” grubuna dahil değildir.

     Allah Tebareke ve Teâlâ, bu âyet-i kerimelerde çok açık biçimde göklerde (uzayda) yani başka gezegenlerde yaşayan akıllı varlıklardan bahsetmektedir. Âyetten net biçimde anlaşılıyor ki, evrende tek yaşam bizim gezegenimizde değil ve başka gezegenlerde de akıllı yaşam ve dünyadışı uygarlıklar bulunuyor.

Peki, bu dünyadışı varlıkların “akıllı” olduklarını nasıl mı anlıyoruz? Bunu da Kur’ân’ın başka bir âyetinde rahatlıkla anlamak mümkün. Çünkü Kur’ân bunu çok açık bir dille, herkesin anlayabileceği bir dille ifade ediyor:

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍؕ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبٖيحَهُؕ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

“Yeryüzünde ve göklerde bulunan akıllı varlıklar ile dizi dizi kuşlar Allah’ı tesbih ederler. Hepsi dûâsını ve tesbihini bilmekte, Allah da onların bütün yaptıklarını bilmektedir.” (1918)

Allah-û Teâlâ burada “göklerde bulunan” bu varlıkların “akıllı (şuurlu) varlıklar” olduklarını açık biçimde belirtmektedir.

Uzaylılar gerçektir. Başka gezegenlerde yaşam ve hatta bizdeki gibi imtihan vardır. Dünyadışı akıllı varlıklar bulunuyor. Bu gerçek Tevrat ve İncil’in yanısıra Kur’ân ile de sabittir. Yukarıdaki âyette geçen “yeryüzünde ve göklerde bulunan akıllı varlıklar” ifadesi başka ne gibi bir anlama gelebilir ki?

Bitmedi. Kur’ân-ı Kerîm’i okumaya devam ediyoruz:

وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ فٖيهِمَا مِنْ دَٓابَّةٍؕ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَٓاءُ قَدٖيرٌ

“Gökleri ve yeri yaratıp oralarda üreyen canlıları yayması, O’nun varlığının delillerindendir. O dilediği zaman onları biraraya getirme gücüne de sahiptir.” (1919)

Buradaki âyetten “göklerde bulunan varlıklar”ın tıpkı “yerde bulunan bizler” gibi ürediklerini, çoğaldıklarını öğreniyoruz. Dolayısıyla “göklerde bulunanlar” derken meleklerin kastedilmediği buradan da net olarak anlaşılıyor. Zirâ melekler üremezler, çiftleşmezler, birbirleriyle cinsel ilişkiye girmezler.

Ayrıca âyetteki “O dilediği zaman onları biraraya getirme gücüne de sahiptir” cümlesinden, yeryüzünde yaşayan biz insanlar ile dünyadışı varlıklar (uzaylılar) arasında bir temas ve karşılaşmanın mümkün olduğunu ve bunun zaman zaman gerçekleştiğini görmekteyiz.

Sonraki âyetler daha çarpıcı:

وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهٖ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ

“Göklerde ve yeryüzünde kimler varsa, hepsi O’nun kuludur. Onlar, O’na ibadet etme konusunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar.” (1920)

يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فٖي شَأْنٍۚ

“Göklerde ve yerde kim varsa hepsi O’ndan ister. O her an yaratma halindedir.” (1921)

Âyetlerde “göklerde ve yeryüzünde kimler varsa” deniyor. “Kimler” şeklinde bir tanımlama, melekler ve cinler gibi nuranî varlıklar için yahut hayvanlar ve bitkiler gibi şuursuz varlıklar için yapılmaz, ancak akıl sahibi varlıklar olan insanlar için yapılabilir. Ve insan gibi akıllı olan dünyadışı varlıklar için.

Bu iki âyet, uzaylıların (dünyadışı akıllı varlıkların) var olduğuna dair apaçık delillerdir.

Kur’ân’daki bu âyetlerden ayrıca Allah’ın devamlı olarak yaratmaya devam ettiğini öğrenmekteyiz. “Yaratma” işi durmuş değildir, devam ediyor. Bunu Kur’ân’ın başka âyetlerinde de müşahade etmek mümkün.

Uzayda yaşamın bulunduğu ve başka gezgenlerde akıllı varlıkların olduğu, Kur’ân’ın şu âyetinde de bariz biçimde ifade edilmektedir:

اِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِلَّٓا اٰتِي الرَّحْمٰنِ عَبْدا ﴿﴾ لَقَدْ اَحْصٰيهُمْ وَعَدَّهُمْ عَداّ ﴿﴾ وَكُلُّهُمْ اٰتٖيهِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَرْداً

“Göklerde ve yerde olanlardan herkes, Rahman’ın huzuruna kul olarak geleceklerdir. O, bu varlıkların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir. Bu varlıkların hepsi de kıyamet günü (Allah’ın huzuruna) tek tek geleceklerdir.” (1922)

Âyetlerin orijinalinde “mâ fi semawati” demiyor, “men fi semawati” (مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ) diyor. Bu, Arapça’da direk olarak şahıs tanımlamasıdır. Yani “göklerde bulunan kişiler” anlamındadır. Şayet “mâ” zamiri kullanılsaydı, canlı – cansız tüm varlıklar kastedilirdi; fakat “men” zamiri Arapça’da canlı ve şuur – akıl sahibi varlıkları nitelemek için kullanılır.

Âyetteki “göklerde ve yerde olanlardan herkes” ifadesinden, evrendeki tek akıllı varlığın bizler olmadığını ve imtihan olanın da yalnızca bizler olmadığını anlıyoruz. Diğer gezegenlerde yaşayan akıllı varlıklar da (bizim uzaylılar dediğimiz) tıpkı bizler gibi imtihan oluyorlar ve Allah onlara da dîn ve şeriât göndermiştir, gönderiyor. Nitekim âyetlerden, onların da hesap vermek için Allah’ın huzuruna çıkacakları vurgulanıyor.

Ayrıca âyet-i kerimelerdeki “O, bu varlıkların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir” cümlesinden, evrendeki akıllı yaşam formlarının bizim tahmin ettiğimizden çok daha fazla olduğunu, şu uçsuz bucaksız ve muazzam evrende bizlerin tahayyül edemeyeceği kadar çok gezegende akıllı varlıklar ve gelişmiş uygarlıklar bulunduğunu öğreniyoruz.

Bir sonraki âyet:

وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ

“Göktekiler ve yerdekiler ve onların gölgeleri, sabah ve akşam, isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler.” (1923)

Bu âyetten de, “göktekiler” ifadesinden meleklerin yani nuranî varlıkların değil, bizler gibi cismanî varlıkların kastedildiği anlaşılıyor. Zirâ gölgeleri var. Gölge varsa fizikî bir beden vardır. Ayrıca “sabah ve akşam” ifadesinden, bunların âhiret yurdunda veya mânâ âleminde değil, bu evrende yaşayan ve bir Güneş Sistemi’ne sahip gezegenlerde yaşayan akıllı varlıklar oldukları hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak açıklıkta belli oluyor. Sabah ve akşam, sadece bir galaksinin içindeki gezegenin üzerinde olur. Yani bu evrende, bu hayatta ve bizler gibi cismanî olarak.

Âyetteki “isteseler de istemeseler de” ifadesinden, Allah’a kulluk noktasında bu dünyadışı varlıklar arasında da istekliler gibi isteksizlerin de olduğunu öğreniyoruz. Zirâ dediğimiz gibi, onlar da akıl ve irade sahibi ve imtihan oluyorlar.

Bunu bir sonraki sunacağımız âyetten daha rahat anlamak mümkün:

اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖينَ

“Şüphesiz göklerdeki ve yerdeki inananlar için birçok âyetler vardır.” (1924)

Burada, başka gezegenlerde yaşayan dünyadışı varlıklar arasında “inananlar” olduğu gibi “inanmayanlar” olduğunu da öğreniyoruz. Yani uzaylı kardeşlerimiz arasında da Allah’a imân eden ve kulluk vazifesini yerine getiren “mümînler” olduğu gibi, imân etmeyen veya kulluk vazifesini yerine getirmeyen “kafirler” de bulunuyor. Tıpkı bu gezegendeki insanlar arasında olduğu gibi.

Fakat bu dünyadışı varlıklar arasında, tıpkı benim gibi, bütün dînlerin ve tüm kutsal kitapların ışığında objektif olarak böyle ilmî çalışmalar yapan var mı, bilmiyorum. Varsa tanışmak isterdim doğrusu. Kendilerinden çok şey öğrenirdim muhakkak. Kimbilir, belki de arkadaşlığımızı ilerletirdim ve onlar beni de tıpkı Hz. İdris (Enox)Hz. Ezekiel veya Hz. İsa gibi uzay gemilerine bindirip kendi gezegenlerine gezmeye götürürler, sonra Dünya’ya geri getirirlerdi. Ne güzel olurdu vallah! Bizim “her havuzun dibi aynı” Türk medyası da bunu “Uzayda İlk Elazığlı” başlığıyla haber yapardı. Dönüşte onların mikrofonlarına şu açıklamayı yapardım: “Kürtler için küçük, Ümmet ve Halklar için büyük bir adım.”

Konuya devam edelim:

وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ وَكَانَ اللّٰهُ عَزٖيزاً حَكٖيماً

“Gökteki ve yerdeki orduların tümü Allah’a aittir. Allah sonsuz güç ve hikmet sahibidir.” (1925)

Âyetten, göklerde yaşayan birtakım orduların olduğu anlaşılmaktadır. Bu da, uzaylı ırklar arasında bazen savaşların yaşandığına dair bilimsel çevrelerde ileri sürülen teoriyi desteklemektedir.

Bir sonraki âyet de oldukça manidar ve düşündürücüdür:

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنٖٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَثٖيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضٖيلاً

“Andolsun biz Âdemoğulları’na nimetler verdik, onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (1926)

Bu âyette insanların, yaratılmışların hepsinden değil birçoğundan üstün kılındığı belirtiliyor. Yani insandan daha üstün olarak yaratılmış varlıklar da var. Dünya üzerinde en üstün varlık insan olduğuna göre, insandan daha üstün olan varlıklar nerede? Elbette ki başka gezegenlerde.

Gördüğünüz üzere, içinde bulunduğumuz evrende pekçok farklı âlemlerin olduğu ve buralarda dünyadışı akıllı uygarlıkların bulunduğu gerçeği, Kur’ân-ı Kerîm ile sabittir. Uzaylıları veya başka gezegenlerde akıllı varlıkların yaşadığını inkâr etmek, İslam’a göre Kur’an’ı inkâr etmek olur ve dîne göre bu, kişiyi küfre düşürür. Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerîm, her üç kutsal kitap da dünyadışı akıllı yaşamın mevcudiyetini net biçimde ifade etmektedirler.

Bu muazzam evrende, 225 milyar tanesi Samanyolu ve Andromeda gibi olmak üzere 2 trilyona yakın galaksi var. Ve trilyarlarca gezegen. Bizim de bir parçası olduğumuz Galaktik Federasyon, tahayyül sınırlarımızı zorlayan ve milyonlarcası bulunan Galaktik Federasyonlar’ın bir parçası. İçinde bulunduğumuz Güneş Sistemi, 100.000 ışık yılı çapındaki ve içinde 400 milyara yakın yıldızın bulunduğu devâsâ büyüklükteki Samanyolu Galaksisi’nin bir parçası. Bu galaksinin içinde ise, tıpkı bizim Güneş Sistemi’miz gibi binlerce gezegenler sistemi var. (1927)

Trilyonlarca galaksinin ve trilyarlarca gezegenin bulunduğu şu uçsuz bucakız evrende, bir tek bizim üzerinde yaşadığımız gezegende akıllı yaşam olduğunu söylemek, her şeyden önce matematiğe aykırıdır, akla ve mantığa aykırıdır. Üzerinde yaşadığımız Dünya adlı bu gezegenin bu muazzam evrende işgal ettiği yer, denizlerdeki bir kum tanesi kadar bile değildir.

Dünyadışı yaşamla ilgili bugünkü astronomi bilgilerimizle henüz bir bulguya erişmemiş olmamız, bunu yoksamayı gerektirmez. Evet insanlık olarak bilimde çok ilerledik, lakin uzay biliminde henüz emekleme dönemindeyiz. Doğulu ilim erbabının o veciz ifadelerinde dendiği gibi, “Bir şeyi sen görmüyorsun, bilmiyorsun diye o şey yok demek değildir.” Batılı bilim insanlarının o veciz ifadelerinde dendiği gibi, “Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir.”

Kur’an-ı Kerîm’de, Allah kendisini “Âlemin Rabbi” olarak değil, “Âlemlerin Rabbi” (رَبِّ الْـعَالَمٖينَۙ) olarak takdim etmektedir. (1928) Kur’ân’da geçen “Rabb’ul- Âlemîn”  (Âlemlerin Rabbi) ifadesinden yola çıkan İslam âlimleri, 18.000 âlem olduğunu söylemişlerdir. (1929)

Kur’ân’da geçen “göklerde yaşayan varlıklar” ve “gök halkı” tanımlamaları Hz. Muhammed (sav)’in hadis-i şerîflerinde de geçmektedir. Kur’ân’daki o nitelemelerden meleklerin değil dünyadışı uzaylı varlıkların kastedildiği, Peygamber Efendimiz’in hadislerinde daha açık biçimde belli olmaktadır. Hz. Muhammed, bir hadisinde, “Allah, Allah’ın melekleri, gökler halkı ve yerler halkı, hatta yuvasındaki karınca ve sudaki balıklar insanlığa hayrı öğretene dûâ ederler” buyurmaktadır. (1930) Başka bir hadisinde Hz. Muhammed, “Eğer Allah, gökler halkına ve yer halkına azab ederse haksız yere azab etmez. Eğer onlara Allah merhametli davranırsa O’nun bu rahmeti kendilerinin ibadet ve iyi işlerinden daha üstün olur” demektedir. (1931) Yine bir başka hadisinde İslam Peygamberi, “Eğer gök halkı ve yeryüzü halkı bir mü’mîn kişinin kanına ortak olsalar, Allah onların hepsini Cehennem’e atıp kapatır” demekte. (1932)

Akademik çevreler ve bilim insanları, Kur’ân’da bahsedilen “cinler”in Tevrat’taki “düşmüş melekler”le aynı olup olmadığını tartıştılar. Kur’ân’daki farklı nuranî varlıkları ve rûh türlerini bazen ayırtetmek zor olsa da, İslamî geleneklerdeki cinlerin ana özelliklerinde düşmüş meleklerden farklı olduğu görülmektedir. (1933)

Müslümanlar arasında düşmüş meleklere olan inancın kanıtı, Abdullah ibn-i Mesud el- Huzelî (594 – 653) ve Abdullah ibn-i Abbas el- Qureyşî (619 – 87) gibi bazı sahabelerden gelen rivayetlere kadar götürülebilir. (1934) Ancak buna rağmen bazı İslam âlimleri, Kur’ân’da “Nahl” sûresinde (1935) ve “Tahrîm” sûresinde (1936) geçen “meleklerin günâhsızlığı”na vurgu yaparak, düşmüş meleklerin varsayımına karşı çıktılar. Oysa onların atladığı veya gözden kaçırdığı iki husus vardı: Birincisi; örneğin “Nahl” sûresinde bu vurgu genel bir vurgu olup, orada “Göklerdekiler, yerdeki canlılar ve melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler” denilmektedir. Yani aralarında insanların da olduğu yeryüzündeki tüm canlılar, diğer gezegenlerdeki tüm varlıklar ve bir de melekler zikredilmektedir. (1937) Oysa insanlar arasında Allah’a isyan eden pek çoktur. O vurgu genel bir vurgudur. İkincisi; düşmüş melekler inancı zaten mânâ âlemindeki günahsız melekleri kapsamıyor. (1938) Kanımca Tevrat’ta anlatılan konuyu tam bilmedikleri için bir itiraz geliştirmişlerdir.

Düşmüş meleklerin ilk muhaliflerinden biri, erken ve etkili Fars tabiî, âlim ve zahid Hasan bin Yaser el- Basrî (642 – 728) idi. Yanılmaz melekler öğretisini desteklemek için, meleklerin günâhsızlığını vurgulayan âyetlere işaret ederken, aynı anda düşmüş meleklerin kabulünü imâ edebilecek âyetleri yeniden yorumladı. Yani tarih boyunca birçok İslam müfessirinin yaptığı gibi ve günümüzde de birçok Müslüman entelektüelin yaptığı gibi, Kur’ân’a göre düşünmek yerine Kur’ân’ı kendi düşüncesine uydurmaya çalıştı. Bunu yaparken en önemli hamleleri de “kelimeler ile oynamak”tır, mâlumunuz. Hasan Basrî (ra) hazretleri bunu yaparken o kadar ileri gitti ki, hatta örneğin “Baqara” sûresinde bahsedilen iki günâhkâr melek (iki olası düşmüş melek) olan Harut ve Marut’a (1939) atıfta bulunan “el- melaikeyn” (iki melek) ifadesini “el- melikeyn” (iki kral) şeklinde tefsir etti. İblis’in cin olduğu ve daha önce melek olmadığı inancını da savundu. (1940) Meleklerin yanılabilirliğinin kesin derecesi, düşmüş melekleri kabul eden bilginler arasında bile net değildir. Yaygın bir iddiâya göre kusursuzluk, yalnızca melekler arasındaki elçilere veya melek kaldıkları sürece geçerlidir. (1941)

Sahabelerden İbn-i Abbas ve tabiînden Hasan Basrî’nin yanısıra, Kur’ân-ı Kerîm’e hareke sistemini getiren ve Arap nahvinin ilk esaslarını tespit eden Arap âlim ve şair Ebû’l- Eswed Zalim bin Amr bin Sûfyan bin Cendel bin Yamar bin Hils bin Nufeze bin Âdi bin Dil bin Bekr el- Duelî (603 – 88) ve ilk dönem müfessirlerden Kürt âlim Dehhaq bin Muzahim el- Hilalî el- Xoresanî el- Belhî (? – 723) de “el- melaikeyn” (iki melek) ifadesini “el- melikeyn” (iki kral) şeklinde okumuşlardır. (1942)

Ancak İbn-i Abbas, Hasan Basrî, Ebû’l- Eswed el- Duelî ve Dehhaq bin Muzahim’in aksine, Sünnî Hanefîlik mezhebinin imamı olup kısaca İmam-ı Âzam Ebû Hanife olarak bilinen Kürt âlim Ebû Hanife Numan bin Sabit bin Zuta bin Mah bin Marzuban el- Kufî (699 – 767), melekler arasında “itaatli melekler”“itaatsiz melekler” ve “kâfirler” olmak üzere üçlü bir sınıflandırma yapar ve bunlar da cinler ve şeytanlardan farklıdır. (1943) Mezhep imamımız İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin bu sınıflandırması tam olarak doğru olandır ve Tevrat – İncil – Kur’ân geleneğine uygun olandır. İlginçtir ki, bugün İslam dünyasının büyük çoğunluğu Hanefîlik mezhebine bağlı olmasına rağmen, bizzat bu mezhebin kurucusu olan Kürt imam Ebû Hanife’nin bu son derece doğru içtihadı değil, “bütün meleklerin günâhsız olduğu” gibi bir inanç Müslümanlar’ın zihin dünyasında yer edinmiştir. Oysa Kur’ân, birkaç sûrede İblis’in düşüşünden bahseder. Ayrıca “Baqara” sûresinin 102. âyeti, bir çift “düşmüş meleğin” (Harut ile Marut) insanlığa sihir ve büyü öğrettiğini imâ eder.

Endülüslü ünlü Berberî filozof, tarihçi ve İslam âlimi İbn-i Hazm ya da tam adıyla Ebû Muhammed Ali ibn-i Ahmed ibn-i Said ibn-i Hazm ez- Zahirî el- Endelusî (994 – 1064) ise, Kur’ân’daki bu âyetlerde bahsedilen Harut ile Marut’un iki melek değil iki şeytan veya cinlerden iki kabile olduğunu söyleyerek farklı bir yorum getirmiştir. (1944)

Basra Mutezilesi’ne bağlı Arap müfessir, kelamcı ve fakih Ebû Bekr Abdurrahman bin Keysan el- Esamm (? – 816)’a göre, onlar küçük günâh işlemişlerdir. (1945)

İsterseniz gelin o âyeti hep birlikte okuyalım:

وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ

“Ve onlar, Süleyman’ın sahip olduğu güç konusunda şeytanların uydurdukları şeylere uydular. Oysa Süleyman gerçeğe aykırı birşey yapmadı. Ancak şeytanlar gerçeği gizliyordu. Babil’deki iki meleğe, Harut ve Marut’a birşey indirilmiş değildi. Hatta bu iki melek, ‘Biz fitneyiz, sakın kafir olma!’ demedikçe, hiç kimseye birşey öğretmiyorlardı. Fakat onlar, o iki melekten karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğrenmeye çalışıyorlardı. Ancak Allah’ın izni olmadıkça bu şeyle hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine bir faydası olmayan, sadece zarar verecek şeyleri öğreniyorlardı. Halbuki onlar, büyü ile uğraşanların âhirette bir nasiplerinin olmayacağını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi.” (1946)

Kur’ân-ı Kerîm’deki bu âyet-i kerîmede, açık bir şekilde Harut ve Marut isimli iki meleğin yaptığı kötülüklerden bahsedilmekte ve üstelik âhirette onların bir nasiplerinin olmayacağı vurgulanmaktadır. “Bütün meleklerin günâhsız olduğuna” şartlandırılmış bir zihniyet için bu âyette anlatılanlar “kabul edilemez” olduğundan, örneğin Hasan Basrî ve benzeri âlimler, âyetteki “el- melaikeyn” (iki melek) ifadesini “el- melikeyn” (iki kral) şeklinde tefsir etmişler. Oysa Harut ile Marut’un kral yani bizler gibi insan olmadıkları âyette açıkça bellidir. Bir kere bir şehirde iki tane kral olmaz! Olsa bile krallar kapı kapı dolaşıp sıradan halka sihir ve büyü öğretmezler, karı – koca arasını açacak şeylerle uğraşmazlar! Bunlar tam olarak Tevrat’ta sıkça bahsi edilen “düşmüş melekler”dir.

Kur’ân’da geçen Harut ile Marut, Arapça isimler değildirler. (1947) Bu isimler Kürtçe kökenli isimler olup, ilk defa Zerdüştîlik’in kutsal kitabı “Avesta”da Haurvatat ve Ameratat olarak geçer. (1948) Avesta’da dişi varlıklar olarak kabul edilen Haurvatat suların, Ameratat ise bitkilerin koruyucusudur. Bunların ilki Tanrı (Ahura Mazda)’nın “mükemmellik”, ikincisi “ölümsüzlük” sıfatını temsil etmektedir. “Gathalar” sonrası Zerdüştîlik’te Haurvatat, suyla, refah ve sağlıkla ilişkilendirilen Amişa Spenta idi. Ameratat ise dünyadaki uzun yaşamın ve âhirette sürekliliğin Amişa Spenta’sıdır. (1949)

Ortaçağ Zerdüşt geleneğinde Haurvatat, Orta Farsça’da Hordad olarak görünür ve Yeni Farsça’da Xordad olarak devam eder. (1950) 1925 yılında düzenlenen ve Zerdüştî takvim ayı adlarını benimseyen İran sivil takviminde yılın 3. ayının adı Xordad’dır.

Ameratat ve Haurvatat, bitkiler ve su ile olan ilişki aracılığıyla sonuç olarak yiyecek ve içecekle özdeşleştirilir. Zerdüştî inancına göre yemek yerken konuşmamak lazım, yiyecekleri sessizce yemek gerekiyor. Çünkü yemekte konuşmak, bu iki Amişa’ya saygısızlıktır. Zerdüştî dînî metinlerinden “Arda Viraf” kitabında anlatıldığına göre, erdemli Viraz, yiyecekleri çiğnerken günâh olduğunu bildiği halde yemeği gevezelik ederek tükettiği için Cehennem’de cezalandırılan bir adam görür. (1951)

Zerdüştî yaratılış anlatımı olan ve 12. yy’da tamamlanan “Bundhaişn”de, Ameratat ve Haurvatat, üçüncü kadın Amişa Spenta ile birlikte Ahura Mazda’nın (Tanrı’nın) sol elinde görünür. (1952) Zerdüştî yazıtları ve geleneği boyunca, bu üç ilke en tutarlı biçimde temsil ettikleri yaratıklarla özdeşleştirilir. Sırasıyla bitki yaşamısu ve toprak. Peygamber Zerdüşt’ün üç kızının ArmaitiAmeratat ve Haurvatat’ın sûretinde olduğu anlatılmaktadır. (1953) “Bundhahişn”in kozmolojik efsanelerine göre, Angra Mainyu (Ehrimen = Şeytan) ilkel bitkiyi kuruttuğunda, Ameratat onu ezerek hamur haline getirdi ve suyla karıştırdı. Tiştrya daha sonra suyu aldı ve yağmur olarak dünyaya yaydı, bu da çok sayıda başka bitkinin büyümesine neden oldu. (1954) Ameratat, Gaokarena (Beyaz Huma) ile birlikte her ayın yedinci gününde çağrılır. (1955)

“Denkard”ın kayıp Avesta metinlerine ilişkin hatırâsına göre, Zerdüşt’ün “tan-gohr”u (maddî benliği), annesinin kendisine hamileliğine kadar Ameratat ve Haurvatat’ın koruması altındaydı. Tanrılar yağmurların otları beslemesine neden oldu, o zaman altı beyaz inek yedi. Zerdüşt’ün annesi bu ineklerin sütünü içtikten sonra onun “tan-gohr”unu emdi. (1956)

Ermenî dînî terminolojisinde iki çiçek ilahının adı olan Hawrot ve Mawrot da Haurvatat ve Ameratat’la ilgili kabul edilmiştir. (1957)

Fakat Kürdistan’da ortaya çıkan Haurvatat ile Ameratat isimlerinin ordan kuzeyde Ermenistan’a, Ermenî dînî metinlerine Hawrot ile Mawrot olarak ve güneyde Arabistan’a, İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e Harut ile Marut olarak nasıl geçtiği bilinmemektedir. Daha önce de dediğimiz gibi: Kelimeler ortadan kalkmazlar, yok olmazlar. Coğrafyadan coğrafyaya seyahat ederek, değişik dînlerin bünyesinde farklı ıstılahî (terminolojik) anlamlar yüklenerek tekrardan karşımıza çıkarlar. Dünyada hiçbir dîn ve hiçbir inanç, tamamen yok olup ortadan kalkmaz. Coğrafya coğrafya ve tarih tarih dolaşarak, farklı zamanlarda farklı biçimlerde ve isimlerde karşımıza çıkar.

Britanyalı Anglikan papaz, dilbilimci ve tarihçi William St. Clair Tisdall (1859 – 1928)’a göre, Kur’ân’daki Harut ile Marut, Ermeniler’in Hristiyanlık öncesi tapındıkları iki ilâhın ismiydi. Onlar Tanrıça Spandaramit’in yardımcıları idiler ve yeryüzünün verimliliği ile ilgiliydiler. (1958) Bir İslam âlimi iken sonradan ateist olduğu için bilinmeyen karanlık güçler (veya derin devlet) tarafından gerçekleştirilen alçakça bir saldırıda öldürülen annesi Kürt babası Türk imam ve müftü Turan Dursun (1934 – 90)’a göre, Kur’ân’daki Harut ve Marut isimli melekler ile birlikte 4 büyük melek (CebrailAzrailMikailİsrafil), Zerdüştîlik’ten Musevîlik’e, oradan da Hristiyanlık ve İslam’a geçen, Pers mitolojisine ait ruhanî figürlerden başkası değildir. (1959)

İslamî literatürde Harut ve Marut hakkında nakledilen rivayetlerin çoğu, az farkla geç bir Yahudi tefsir kitabı olan “Midraş Avkir”de de bulunur. Buradaki rivayet kısaca şöyledir: Tufan’dan sonra putperestliğin hâlâ sürmesi Elohim’i (Allah’ı) kızdırır. Şemhazai (bazı kaynaklarda Azza veya Uzza) ve Azael adında iki melek Tanrı’ya insanı yaratmasının kötü olduğunu söylerler; çünkü insanlar yeryüzünde bozgunculuk yapmışlardır. Bu iki melek, yeryüzüne indiklerinde insanlar arasında Tanrı’nın hükmünü yayacaklarını vaadedince Tanrı onları yeryüzüne gönderir. Dünyaya indikten sonra Şemhazai, Esther (İştar; bazı versiyonlarda Naamah) adında güzel bir kıza rastlar ve O’na âşık olur. Esther, kendisini semâya çıkaracak olan Tanrı’nın adını zikretmeyi öğretinceye kadar Şemhazai’ye teslim olmayacağını söyler. Bunun üzerine Şemhazai, Tanrı’nın adının nasıl zikredileceğini O’na gösterir ve Esther bu ismi zikrederek semâya yükselmeyi başarır. Tanrı, kendisine ulaşmak için çaba sarfeden Esther’i mübarek kılar ve O’nu yıldız haline getirir. Şemhazai ve Azael ise “insan kızları” ile evlenirler. (1960)

İslamî hadis kaynaklarında da aynı şekilde anlatıldığına göre, Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva (as) Allah tarafından yeryüzüne indirildiğinde melekler Allah’a, “Bizler hamdinle seni tesbih ve takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?” derler. Allah da onlara, “Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim” der. (1961) Melekler, kendilerinin insandan daha itaatkâr olduklarını söyleyince de Allah yeryüzüne göndermek üzere aralarından iki melek seçmelerini ister. Harut ve Marut seçilerek yeryüzüne indirilir. Zühre çok güzel bir kadın sûretinde karşılarına çıkınca melekler O’na sahip olmak isterler. Kadın da Allah’a ortak koşmaları şartıyla tekliflerini kabul eder. Melekler bunu reddederler. Bunun üzerine kadın bir çocuk getirir ve O’nu öldürmelerini ister; melekler bunu da kabul etmez. Daha sonra kadın içki getirir ve bunu içerlerse tekliflerini kabul edeceğini söyler. Melekler içkiyi içip sarhoş olunca kadınla zina edip çocuğu öldürürler. Ayıldıklarında kadın, daha önce kabul etmedikleri her şeyi sarhoş olunca yaptıklarını onlara hatırlatır. Meleklerden dünya veya âhiret azabından birini seçmeleri istenince dünya azabını seçerler. (1962) Aynı şekilde Hz. Ali (as)’nin Hz. Muhammed (sav)’den naklettiği rivayete göre, Hz. Muhammed, “Allah Zühre’ye lânet etti; çünkü Zühre, Harut ve Marut adlı iki meleği fitneye sevketti” demiştir. (1963) Yine Hz. Ali’ye isnat edilen bir rivayette, iki meleğin imtihanına vesile olan kadına Araplar’ın Zühre, Acemler’in Enahid dedikleri, kadının onlara semâya çıkıp yeryüzüne inmelerinin sırrını sorduğu, böylece “İsm-i Âzam Dûâsı”nı öğrenip semâya çıktığı ve yıldıza dönüştüğü nakledilir. (1964) İbn-i Abbas’tan gelen benzer bir rivayette de, denenmek üzere yeryüzüne gönderilen iki melekten bahsedilir. Bu iki melek Enahid adlı çok güzel bir kadın tarafından baştan çıkarılır ve melekler bu denemede başarısız olurlar. Kadın Zühre yıldızına dönüştürülür. Daha sonra Kral Süleyman iki meleği dünya veya âhiret azabını seçmekte serbest bırakır, onlar da dünya azabını seçerler. (1965) Ancak birçok İslam âlimi ve müfessiri, bu hadisleri “garip” bulmuş ve sahih kabul etmemişlerdir. (1966)

İslam müfessirlerine göre, Kur’ân sûresinin amacı, insanlara basit büyücülük ile ilahî güç arasındaki farkı açıklamaktır. (1967) Günahkâr meleklerin hikâyesi, insanların dürtülerine direnmeye çalıştıklarında karşılaştıkları zorlukları da gösterir, çünkü melekler bile aynı koşullar altında bu meydan okumada başarısız olabilirler. (1968)

İslam tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tarihçilerinden biri olarak kabul edilen Mazenderî tarihçi Taberî ya da tam adıyla Ebû Cafer Muhammed bin Cerîr bin Yezid el- Amulî et- Taberî (839 – 923), sahabe ile bağlantılı farklı rivayetler sunar. Detayda farklılık gösterse de hikâye şu şekilde özetlenebilir: Melekler, kendilerinden daha iyisini yapacaklarını iddiâ ederek, insanların yeryüzündeki isyanlarına hayret ettiler. Bu nedenle Tanrı, meleklere, aralarından yeryüzüne inecek ve bedensel arzulara sahip olacak iki temsilci seçmeleri için meydan okudu. Yeryüzünde kaldıkları süre boyunca Zühre (genellikle Venüs ile özdeşleştirilir) adlı bir kadına âşık oldular. Onlara putperestliğe katılıp Cennet’e nasıl yükseleceğini söylerlerse, onlarla yakınlaşacağını söyledi. Melekler reddettiler ve Tanrı’ya bağlı kaldılar. Daha sonra O’nunla tekrar karşılaştılar ve kadın bu sefer alkol içerlerse onlarla yakınlaşacağını söyledi. Melekler alkolün büyük bir zarar veremeyeceğini düşündüler ve bu nedenle şartı kabul ettiler. Sarhoş olduktan sonra O’nunla yakınlaştılar ve bir tanık farkettikten sonra O’nu öldürdüler. Ertesi gün Harut ve Marut yaptıklarına pişman oldular ama günâhlarından dolayı meleklerle bağları koptuğu için artık Cennet’e çıkamayacaklardı. Bunun üzerine Allah onlara, cezalarının ya bu dünyada ya da âhirette olacağını sordu. Yeryüzünde cezalandırılmayı seçtiler ve bu nedenle insanlara sihir öğretenler olarak Babil’e gönderildiler. (1969)

Suriyeli Arap muhaddis, müfessir ve tarihçi İbn-i Kesir ya da tam adıyla Ebû’l- Fidâ İmaduddîn İsmail bin Umer ibn-i Dawud ibn-i Kesir el- Qureşî el- Dimeşkî el- Busrewî (1301 – 73), bu rivayetlerin hepsinin uydurma olduğunu belirtir ve Harut ile Marut’un alternatif bir versiyonunu verir. Hikâyelerini rivayetler zincirinde sağlam olarak kabul etse de, Hz. Muhammed’in kendisine değil de İbn-i Abbas’a dayandığından, Müslümanlar’ın bu anlatıya uymaması gerektiğini tembih eder. (1970) Bunun yerine İbn-i Kesir, “Qasas’ul- Enbiyâ” (Peygamberlerin Kıssaları) adlı kitabında, meleklerin insanlara tam olarak ne öğrettiği konusunda derinlere iner. (1971)

Bazı İslam müfessirleri, Kur’ân-ı Kerîm’deki apaçık nitelemeye rağmen Harut ve Marut’un melek olduklarını inkâr etmekte ve onları meleklerden ziyade şeytanlardan büyü öğrenen sıradan insanlar olarak görmeyi tercih etmektedirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Hasan Basrî, Ebû’l- Eswed el- Duelî ve Dehhaq bin Muzahim gibi isimlerin bu tavırlarına sebep, “meleklerin günâhsız olduklarına” dair kendilerini şartlandırmış olmalarıdır.

Bazıları ise Harut ve Marut’u melek olarak kabul eder, ancak onlarla ilgili hikâyelerin doğruluğunu reddeder. Örneğin 12 İmam’ın onbirincisi olan İmam Hasan ibn-i Ali ibn-i Muhammed el- Askerî (846 – 74), kıssanın doğruluğu sorulduktan sonra, meleklerin haddi aşan kişiler olarak ortaya çıkabileceği inancını reddetti, çünkü meleklerin iradelerine göre hareket etme özgürlüğünden yoksun olduklarını ve sadece Tanrı’nın iradesine boyun eğdiklerini savundu. İmam Hasan Askerî’ye göre, Harut ve Marut zûlüm ve haksızlık yapmış olsalardı, nasıl olur da Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi veya elçisi olabilirlerdi? (1972)

Öte yandan, hikâye Ahmed ibn-i Hanbel (780 – 855) tarafından kabul edilmiş gibi görünüyor. Arap tarihçi ve soybilimci Ebû Munzîr Hişam ibn-i Muhammed ibn-i Saib ibn-i Bişr el- Kelbî (737 – 819), Kur’ân anlatımını daha önceki İslamî olmayan kaynaklarla uzlaştırdı, yeryüzüne inen üç melekten bahsetti ve onlara “Üçüncü Enox Kitabı”ndan isimler verdi. Bunlardan birinin günâhından tövbe ettiği için Cennet’e döndüğünü ve diğer ikisinin de yeryüzünde isimlerini Harut ve Marut olarak değiştirdiğini açıkladı. (1973)

Horasanlı Kürt mutasavvıf ve düşünür Saadeddîn Mes’ûd bin Fahruddîn Ömer bin Burhaneddîn Abdullah el- Herevî el- Xoresanî et- Taftezanî eş- Şafiî (1322 – 1390), meleklerin istemeden hataya düşebileceklerini ancak kâfir olamayacaklarını söylemektedir. Harut ve Marut’un gerçekten sihir öğreten melekler olduğunu, ancak bunu asla onaylamadıklarını, dolayısıyla istemeden yaptıkları için günâh işlemediklerini iddiâ etmektedir. Ancak Taftezanî, İblis’in meleksi doğasını reddeder. Harut ve Marut’u “düşmüş” değil, “azarlanmış” olarak tanımlar. (1974)

Mısırlı Arap tarihçi Kemaleddîn Muhammed ibn-i Musa el- Demirî (1341 – 1405), Harut ve Marut hikâyesinin güvenilmez olduğunu iddiâ eder ve bu görüşünü İbn-i Abbas ve Hasan Basrî’nin ifadeleriyle destekler. Bu argümanı, Cürhüm’ün düşmüş bir meleğin soyundan geldiği iddiâsını çürütmek için kullanır. (1975)

Konyalı dünyaca ünlü fakih, mutasavvıf ve şair Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî ya da tam adıyla Mevlânâ Celaleddîn bin Şeyh Bahaeddîn Muhammed bin Hûseyn el- Belhî-yê Rumî (1207 – 73), başyapıtı “Mesnevî”de, okuyucuya Harut ve Marut’un hikâyesini ve onların haklılıklarının onların ölümüne nasıl yol açtığını hatırlamalarını tavsiye eder. (1976)

Meşşaî, İşrakî ve Ekberî düşünce ekollerini birleştirmiş olan İranlı Şiî Fars filozof ve dînbilgini Molla Sadra ya da gerçek adıyla Sadreddîn Muhammed Şirazî (1571 – 1641), meleklerin “özünde anlaşılır” ve maddî varlığın sınırlamalarından arınmış mücerredatlar olarak kabul edildiğine inanırdı. Şirazî’nin tanımladığı gibi bir mücerred varlık, mutlaka “zihinde bir soyutlama olarak var olan” bir şey değildir. Tanrı, melekler veya akıl örneğinde olduğu gibi somut bir gerçeklik olabilir. (1977)

Selefî âlimlerin çoğu ise, Harut ve Marut’un Tanrı tarafından cezalandırıldığı fikrini reddederler. (1978)

Kur’ân’da dünyadışı varlıkların yanısıra Devler (Nefiller, Anunnakiler)’e de göndermeler vardır. Bu konuda özellikle Âd kavmi kıssası, üzerinde ciddi biçimde tefekkür etmeyi gerektirmektedir.

Kur’ân’da bahsi edilen “Âd” (عَادٌ) isimli kavim ile ilgili âyetler dikkatli bir şekilde okunduğunda, bunların “Sümer Tabletleri”nde bahsi edilen Anunnakiler ve “Tevrat”ta bahsi edilen Nefiller veya Anaklılar olduğu rahatlıkla görülecektir. Zaten Anunnaki – Anak – Âd isimleri arasındaki benzerlik de dikkat çekicidir.

Önce âyet-i kerîmeleri okuyalım:

فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًؕ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذٖي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًؕ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ

“Âd kavmine gelince: Onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve dediler ki, ‘Kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş’ Onlar gerçekten kendilerini yaratan Allah’ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, Bizim âyetlerimizi (bilerek) inkâr ediyorlardı.” (1979)

وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فٖيمَٓا اِنْ مَكَّنَّاكُمْ فٖيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وَاَبْصَاراً وَاَفْـِٔدَةًؗ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَٓا اَبْصَارُهُمْ وَلَٓا اَفْـِٔدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهٖ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

“Andolsun, Biz onları, sizleri kendisinde yerleşik kılmadığımız yerlerde (sizin kuramayacağınız şehirler kurdurarak ve size vermediğimiz güç ve iktidar imkânlarıyla) yerleşik kıldık ve onlara işitme, görme (sizin duyamayacağınız şeyleri duyma ve sizin göremeyeceğiniz şeyleri görme yetisi) ve gönüller verdik. Ancak ne işitme, ne görme ve ne gönülleri kendilerine herhangi birşey sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay konusu edindikleri şey, onları sarıp kuşattı.” (1980)

Yukarıdaki âyetlerin birincisinde, dev boyutlu olmalarından ve normal insanların sahip olmadıkları güçlere sahip bulunmalarından dolayı Âd kavminin büyüklendiklerini ve “Kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?” diyerek böbürlendiklerini görüyoruz. Ancak bu âyetteki asıl dikkat çekici vurgu, “Onlar gerçekten kendilerini yaratan Allah’ı görmediler mi?” cümlesidir. Burada “gerçekten görmediler mi?” derken, Allah’ın nimetlerinden yahut yarattıklarından değil, Allah’ın bizatihi kendisi kastedilmektedir. Kur’ân’ın “Fussilet” sûresindeki bu ifadeyi, “Sümer Tabletleri”ndeki Anunnakiler’in normal insanlar tarafından “Allah’ın yanından gelenler” olarak görülmesi ve başta Tevrat olmak üzere diğer kutsal kitaplarda Allah’ın sanki uzayda bir yerdeymiş, Galaktik Federasyon’un merkezindeymiş gibi anlatılmasıyla birleştirdiğimizde, metinlerdeki anlatımlar birbirini tamamlıyor. Doğrusu, yanlış birşey söylemeye çekindiğim için yorum yapmaktan kaçınıyorum, ama âyetteki “Onlar gerçekten kendilerini yaratan Allah’ı görmediler mi?” vurgusu çok ama çoook ilginç.

İkinci olarak paylaştığımız “Ahkâf” sûresindeki âyette ise, Âd kavminin, normal insanların kuramayacağı şehirler kurabildiklerini, inşâ edemeyeceği binalar inşâ edebildiklerini öğreniyoruz. Ayrıca bizim göremeyeceğimiz şeyleri görüyorlar (veya görmüşler) ve bizim duyamayacağımız şeyleri duyuyorlar (veya duymuşlar). Bunlar ne ola ki? Bilmiyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm’de Âd kavminden, farklı farklı sûrelerde birkaç yerde bahsedilmektedir. Bunlar; “Âraf” (1981)“Tewbe” (1982)“Hûd” (1983)“İbrahim” (1984)“Hacc” (1985)“Furqan” (1986)“Şuarâ” (1987)“Ankebut” (1988)“Sâd” (1989)“Mü’mîn” (1990)“Fussilet” (1991)“Ahkâf” (1992)“Kaf” (1993)“Zariyat” (1994)“Necm” (1995)“Qamer” (1996)“Haqqa” (1997) ve “Fecr” (1998) sûreleridir.

İslam tarihçileri ve müfessirler, Âd kavmini “Âd-ı Ulâ” ve “Âd-ı Uhrâ” olmak üzere iki kısma ayırırlar. Hz. Hûd (as)’un peygamber olarak gönderildiği kavim, Âd-ı Ulâ’dır. “Necm” sûresinde, “Allah daha önce gelen Âd’ı helak etti” denilmektedir. (1999) Bu sebeple müfessirler, Âd ve Hz. Hûd ile ilgili olarak Kur’ân’da zikredilen müşterek olayların hepsinin birinci Âd kavmiyle ilgili bulunduğunda hemfikirdirler. Âd-ı Ulâ’nın helak edilmesinden sonra bu kavimden kurtulanların neslinden ikinci Âd, yani Âd-ı Uhrâ ortaya çıkmıştır. Tefsîr, kelam, fıkıh, lügât ve belâğat gibi birçok alanda araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler vermiş bir Mutezile âlimi olan Türkmen müfessir Ebû Qasım Mahmud bin Ömer bin Muhammed el- Harizmî ez- Zemaxşerî (1075 – 1144)’ye göre, İrem şehrine sahip olan bu ikinci Âd kavmidir. (2000) Ancak Kur’ân’da birinci Âd kavminden bahsedildiği halde, ikinci Âd kavminden açıkça söz edilmemektedir. Yine Kur’an’da İrem şehrinden bahsedilirken (2001) bu şehrin hangi Âd kavmine ait olduğu açıkça zikredilmemiştir.

Âd kavmiyle ilgili bilgiler genellikle Kur’ân’a dayanmakta, ayrıntılar ise daha çok tefsirlerde bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in beyanına göre bu kavim muhteşem saraylara (2002), mallara, sürülere ve eşsiz bağ ve bahçelere sahipti (2003). Bu yüzden gurur ve kibre kapılmış olan Âd kavmi şirke düşmüş, insanlara zûlmederek azgınlık ve taşkınlıkta bulunmuştur. (2004) İsyan ve inkârlarının cezası olarak Allah, önce yağmurlarını keserek kuraklık sebebiyle ünlü İrem bağlarını kurutmuş, daha sonra kasıp kavuran bir rüzgârla onları cezalandırmıştır. (2005) Sekiz gün süren bu rüzgâr, Kur’ân’ın tasvirine göre Âd kavmini hurma kütükleri gibi bulundukları yerden söküp atmıştır. (2006)

Kur’ân-ı Kerîm’de Âd kavminden bahsedilirken, onlar için “cebbarin” (جَبَّارِينَ) nitelemesinde bulunulur. (2007) Kur’ân’daki bu Arapça ifade tam olarak Tevrat’taki İbranice “gibborim” (גּבּר גּבּור) ifadesinin (2008) karşılığıdır ve ilim erbâbının genel kanaatine göre Tevrat’taki Nefilim’e (Devler’e, Anunnakiler’e) bir göndermedir. Âd halkının devler olduğu söylenir, aralarında en uzunu 35 m boyundadır. (2009) Bununla birlikte, İslamî anlatımlara göre, dev boyutlu Âd kavminden bazıları boğulamayacak kadar uzun olduğu için Nûh Tufanı olduğunda yok edilemediler. Çünkü o kadar uzun varlıklar idiler ki, Tufan suları onların boyunu aşmıyordu. Âd kavmi Tufan tarafından yok edilemedi. Bunun yerine, daha fazla uyarıyı reddettikten sonra Allah onları yok etti. (2010)

Devler ve düşmüş melekler inancı, İslam’dan önceki Arap putperestliğinde de mevcut idi. Arap putperestleri tarafından düşmüş meleklerin yeryüzüne insan şeklinde gönderildiğine inanılıyordu. Bazıları insanlarla çiftleşerek melez çocuklar doğurdu. Afrika kökenli ve Irak – Basra doğumlu ünlü siyahî tarihçi, edebiyatçı ve âlim El- Cahiz ya da tam adıyla Ebû Osman Amr bin Behr el- Kinanî el- Fuqaimî el- Basrî (776 – 869) tarafından kaydedildiği üzere, yaygın bir inanışa göre, Cürhüm kabilesinin atası olan Ebû Cürhüm (? – ?), aslında itaatsiz bir melekti ve dünyadışı (uzaylı) bir baba ile bir insan kadının oğluydu. (2011)

İslam, Hristiyanlık, Musevîlik ve Zerdüştîlik’te bulunan Devler (Âd, Nefilim, Anunnaki), dünyadışı varlıklar (uzaylılar) ve kadim zamanlarda bu varlıklarla temaslar, uzay yolculukları ve UFO’lar, Hinduizm dîninde de mevcuttur.

Hindu dîninde Tanrılar ve onların avatarları, “vimana” (विमान) adı verilen uçan araçlarla bir yerden bir yere seyahat ederler. “Mahabharata” (महाभारत) ile birlikte Hinduizm’in en önemli dînî metinlerinden biri olan “Ramayana” (रामायण)’da, Sri Lanka (Seylan) Kralı Ravana (? – ?) tarafından M. Ö. 5. – 4. yy’lara tarihlenen birçok söz vardır.

Örneğin bir yerinde, द मैजिक कार” yani “Sihirli Araba” bölümünde şunlar denilmektedir:

क्या वह अद्भुत रथ मेरा नहीं है? नाम पुष्पक, हाथों से गढ़ा हुआ दिव्य।

अत्यंत सावधानी से रखा गया यह रथ आपको वायु के मैदानों में ले जाएगा। और आप अयोध्या के शाही शहर में, बिना थके प्रकाश डालेंगे।

“İlahî eller tarafından işlenmiş puşpak adlı harika savaş arabası benim değil mi?

Büyük bir özenle saklanan bu araba, seni havanın tarlalarında gezdirecek. Ve güzel Ayodhyá’nın kraliyet şehrinde yorulmadan ışık yakacaksın.” (2012)

Milat’tan öncesine ait bu kutsal metinde “araba”dan bahsedilmesi bile başlıbaşına başdöndürücü bir olay iken, burada puşpak adlı “harika savaş arabası”ndan bahsedilmekte. Bu arabanın “İlahî eller tarafından işlenmiş” olması, bunun dünyadışı varlıklar tarafından yapılmış ve onlara ait bir araç olduğunu gösteriyor. “Büyük bir özenle saklanan bu araba, seni havanın tarlalarında gezdirecek. Ve güzel Ayodhyá’nın kraliyet şehrinde yorulmadan ışık yakacaksın” diyor. Bunun bir uzay gemisi olduğu çok açık! O yüzden bu araç, bineni “havanın tarlalarında gezdiriyor.” Burada “havanın tarlaları” derken kastedilen nedir? Muhtemelen uzaydaki ilginç yerler veya başka gezegenlerdir. Ve bu araç, “hiç yorulmadan ışık yakıyor.”

Burada dikkatinizi yeniden çekmek isterim: Bu metinler, bırakın havada seyahat eden araçları, daha karayolunda seyahat eden araçların bile icad edilmediği, yani dünyada “araba” diye bir şeyin olmadığı, insanların at, eşek, deve ve fillere binerek seyahat ettiği, hatta daha odur elektriğin dahi bulunmadığı bir zamana ait.

Aynı kutsal metnin “Prasthaan” (प्रस्थान) yani “Kalkış” (Havaya Kalkış) bölümünde de şunlar söyleniyor:

ये यजमान जो लंका के तट पर उमड़ पड़े उनका विश्वास और शायद नेक दिखाया होगा, और तुझे दैत्योंके सिंहासन पर विराजमान कर। मोतियों और रत्नों और सोने को चुकाने दो।

कई हताश दिन के कारनामे, इसलिए सभी विजयी हो सकते हैं उनके नेक प्रतिफल पर गर्व है।

हवा के माध्यम से तेज, जैसा कि राम ने चुना था!

पृथ्वी से अद्भुत कार उठी। और हंसों और चांदी के पंखों से अलंकृत।

बादलों के माध्यम से वह राजाओं का भाड़ा था।

“Lanká’nın kıyılarına akın eden bu ev sahipleri, inançlarını asilce göstermiş olabilirler. Ve seni devlerin tahtına oturtacak. İnciler, değerli taşlar ve altın geri ödensin.

Birçok umutsuz günün kahramanlıkları. Böylece herşey muzaffer gidebilir. Asil ödülleriyle gurur duyacaklar.

Ráma’nın seçtiği gibi havada hızlan!

Dünyada harika araba ortaya çıktı. Ve kuğular ve gümüş kanatlarla süslenmiş.

Bulutların arasından kralların yükünü taşı.” (2013)

Burada çok açık biçimde bu araçların uzay araçları oldukları ve havada seyrettikleri belli oluyor. Bu uzay araçlarının “kuğular ve gümüş kanatlarla süslenmiş” oldukları belirtiliyor. Uzay aracının metal kanatları kutsal metinde gümüş kanatlar biçiminde tarif ediliyor. Ve bu aracın bulutların arasında yol aldığı çok açık bir şekilde anlatılıyor.

Ancak benim asıl dikkatimi çeken, “Ve seni devlerin tahtına oturtacak” cümlesidir. Kanımca burada çok net biçimde anlatılan şudur ki; vimana adlı bu uzay aracı, devler yani Anunnakiler tarafından Dünya’ya getirilen, Nibiru gezegeninden Dünya gezegenine gelmek için üzerinde yolculuk yaptıkları uzay aracıdır. “Lanká’nın kıyılarına akın eden bu ev sahipleri, inançlarını asilce göstermiş olabilirler. Ve seni devlerin tahtına oturtacak” sözlerinden anlaşılan budur.  Metinde, bu uzay aracına binilerek, onların geldiği Nibiru gezegenine gidilebileceği ve böylece onların tahtına (uygarlığına) oturulabileceği anlatılıyor. Nitekim hemen devamında “İnciler, değerli taşlar ve altın geri ödensin” deniliyor. Bu da, Nibiru gezegeninden gelen dev boyutlu Anunnakiler’in, altın aramak için Dünya gezegenine geldiklerini (2014) anlatan “Sümer Metinleri”ni net biçimde tasdik ediyor.

Hinduizm’in bu kutsal metinlerinde bahsi edilen araç, çok açık biçimde bir uzay aracıdır. Nitekim bu metinlerin 1889 yılına ait çevirilerinde, “Bhima, vimanasıyla Güneş kadar parlak ve gökgürültüsü gibi bir ses çıkaran muazzam bir ışın üzerinde fırtına gibi uçtu” deniyor. (2015)

Vimana, Hindu dînî metinlerinde ve Sanskrit destanlarında anlatılan mitolojik uçan saraylar veya savaş arabalarıdır. Bunlar, Tanrılar’ın ve kahramanlarının gökyüzünde hareket ettiği araçlardır. Sanskritçe bir kelime olan “vimana” (विमान), kelimenin tam anlamıyla “ölçmek, geçmek” veya “ölçülmek” anlamına gelir. Terminolojik (ıstılahî) anlamda “kendi kendilerine hareket edebilen Tanrı aracı” veya “hava arabası” demektir. (2016)

Kutsal metin “Ramayana”da vimanalar şu şekilde tasvir edilir: “Güneş’e benzeyen ve kardeşime ait olan puşpaka vimana, güçlü Ravana tarafından getirildi. İstediği zaman her yere giden o mükemmel hava aracı vimana, gökyüzünde parlak bir buluta benzeyen o savaş arabası… Ve Kral Rama içeri girdi ve Raghira’nın komutasındaki mükemmel savaş arabası daha yüksek atmosfere yükseldi.” (2017)

Sanskrit destanlarındaki uçan vimanaların öncülleri, Hindu dînî metinleri olan “Vedalar”da çeşitli Tanrılar tarafından kullanılan uçan arabalardır. İndra ve diğer birkaç Vedik Tanrı, genellikle uçan tekerlekli arabalarla seyahat ederler. Bunlar yüksek olasılıkla dünyadışı uzaylı varlıklardır ve Hindistan’daki yerli insanlar onları “Tanrılar” olarak görmüşlerdir. Tıpkı Mezopotamya ve Ortadoğu’da olduğu gibi.

Vedalar’ın “Rigveda” versiyonlarında şu ifadeler yer almakta:

कृष्ण नियमं हरयां सुपर्णां अपो वासना दिवामृतपंतं। ता अश्वव्त्रंतसदानादितस्यःदीदघेतेन पृथ्वीवी व्यद्यते। द्वादश प्रधानायणचक्रमेकम त्रि नभ्यानि का यू तचिकेता। तस्मिन्त्सकम त्रिशतां  संकावो’र्पिताम शशिरना कालाकलांसः।

“Karanlık yol boyunca, alaca sarısı tüylü araçlar, sulara bürünerek göğe doğru uçarlar. Bunlar buraya yağmur olarak gökten, Hak kürsüsünden döndüler. Ancak o zaman toprak ıslandı. Güneş’in araba tekerleği birdir; tekerlek bölümleri oniki, tekerlek nefleri üçtür. Bunu kim anlar? Gezip gidenler bunun üzerine oturtulur; üçyüz kazık gibi, altmış ve daha fazla gibi.” (2018)

Reformist ünlü Hindu dîn öncüsü ve öğretmeni Swami Dayananda Saraswati (1824 – 83), bu âyetleri şu şekilde yorumlamıştır: “12 stamgha (sütûn), 1 tekerlek, 3 makine, 300 pivot ve 60 alet içeren, ateş ve su kullanan bir araçla hızla uzaya atlamak.” (2019)

Hinduizm’in bir mezhebi olarak Hindistan’ın güneyinde ortaya çıkıp özellikle Sri Lanka (Seylan) ada ülkesindeki Tamil halkının imân ettiği, ancak Tamilce kutsal kitabı “Akilathirattu Ammanai” (அகிலத்திரட்டு அம்மானை) ve onun eki “Arul Nool” (அருள் நோல்)’un “Hinduizm dîninden büyük ölçüde farklı” öğretileri nedeniyle nerdeyse apayrı bir dîn haline gelen Ayyavaji inancına göre de, puşpak vimana, Ayya Vaikundar’ı Vaikundam’a taşımak için gönderilmiştir. “Çiçekli uçak” anlamına gelen “puşpak vimana”, Ayyavaji mitolojisinde bulunan efsanevî bir uçaktır. (2020)

İnsan gerçekten şaşkınlıktan küçük dilini yutuyor ve ne diyeceğini bilemiyor. Bırakın uçağı, daha odur otomobilin icad edilmediği, hatta tekerleğin bile yakın zaman önce bulunduğu bir zaman dilimine ait bu kutsal metinlerde uçaklardan, uçan arabalardan bahsediliyor. Bize uzaydan, uzaylı akıllı varlıklardan ve evrendeki diğer mekânlardan bahsediyor. Fakat günümüzde bir “tekel” halini almış ana akım bilim çevrelerinde bütün bu dînî metinler ve kadim anlatımlar yine de “insan uydurması”“hayâl ürünü şeyler” denip peşinen mahkum ediliyor. Fakat kendilerinin, bir laboratura girip iki tane tüpü patlatarak veya eline iki tane kemik alıp o kemiklere bakarak ortaya attığı tüm teoriler bir “gerçek” ve onların dediklerine itiraz eden herkes “yobaz”, “gerici”…

Antik astronot savunucuları ve bilim alanındaki bazı yazarlar, geçmişte teknolojik olarak gelişmiş bir uygarlığın kanıtı olarak vimana efsanelerini alırlar. Bazen de kayıp kıta Atlantis’e atıfta bulunulur. (2021)

Japonya’nın millî ve geleneksel dîni olan Şintoizm veya kısaca Şinto’ya ait kutsal metinler olan “Kojiki” (古事記) ve “Nihon Şoki” (日本書紀), günümüzde bilim dünyasında “Çoklu Evrenler” ya da “Paralel Evrenler” denilen teoriyi doğrular. (2022) Bu kutsal metinler, üç bölüme ayrılmış farklı evrenler sunar ve yine de bu evrenler arasında kesin sınırlar çizmez. (2023)

İskandinavya’daki Eski Viking Dîni’nde de Tanrılar insana benzemekle birlikte dev boyutluydu. (2024) Bu Tanrılar yer, uyur, doğar, ölür, sever, nefret eder, korkar ve kederlenirdi. (2025) Başarılı olduğu kadar başarısızlık da gösterebilir, savaşta yenilebilirlerdi. (2026)

Yunanistan’daki Eski Yunan Dîni de, yeryüzündeki insan yaşamı ile ilgili birkaç soydan bahseder: Altın soygümüş soytunç soykahramanlar soyu ve demir soy. (2027)

Mısır’daki Eski Mısır (Kemet) Dîni de benzer inançlara sahipti. Tanrılar hakkındaki birçok Mısır hikâyesi, Tanrılar’ın yeryüzünde olduğu ve hüküm sürdüğü ilkel bir zamanda gerçekleşmiş olarak betimlenir. Bu süreçten sonra yeryüzündeki otorite insan firavunlarına geçti. Efsaneler, ilişkili oldukları olaylar her gerçekleştiğinde insanları tekrar büyüledi ve inanca teşvik etti. Bu olaylar genellikle efsaneleri unutturmamak üzere tasarlanmış ritüellerle kutlandı. (2028)

Tanrılar’ın yeryüzünde insanlarla birlikte yaşadığı ve Güneş Tanrısı Ra (Ro)’nın hem Tanrılar’ın hem de ölümlülerin kralı olduğu bir zaman vardı. Ancak Ra (Ro) yaşlanıp zayıfladıktan sonra, bundan yararlanmaya çalışanlar sadece Tanrılar değildi. İnsanlar da Ra (Ro)’nın zayıflığını farkettiler ve O’na karşı ittifak kurdular. Ancak Ra (Ro) kendisine karşı planlanan komployu biliyordu ve ayaklanmanın nasıl bastırılabileceğini tartışmak için tüm Tanrılar’ı biraraya çağırdı. İnsanların komplolarının ortaya çıktığını bilmelerine izin verilmediği için toplantı gizli olarak yapıldı. Tanrılar’ın cevabı hemfikirdi ve Nun tüm Tanrılar için şöyle dedi: “Oğlu Horus tahtta kalmalı ve Ra’nın sözde gözü olan, Tanrıça Saxmet formundaki gözünü halka göndermeli, onları yok etmek için.” (2029)

Eski Mısırlılar ve Yeni Dünya’daki bazı Kızılderili kabileleri gibi bir dizi eski kültür, çocuklarının kafataslarını yapay olarak uzatmıştır. Bazı antik astronot savunucuları, bunun Tanrı olarak gördükleri dünyadışı ziyaretçileri taklit etmek için yapıldığını öne sürüyorlar. (2030) Uzun kafatasları ile tasvir edilen eski hükümdarlar arasında Firavun Axenaton (Hz. Musa) ve Kraliçe Nefertiti (Hz. Asiye, Taduxepa) de vardır. Birçok uzaylı tarafından kaçırılanların tarif ettiği gibi “Griler” olarak adlandırılan uzaylıların benzer şekilde kafalara sahip olduklarına dikkat çekilmiştir. Pre-Astronik konusunu işleyen ABD yapımı “Ancient Aliens” (Antik Uzaylılar) adlı belgesel yapımda, uzayan kafataslarının en büyüğünün sahiplerinin, insan – dünyadışı melezleri olabileceği öne sürülmüştür. (2031)

Güney Sudan’daki Lugbara halkının geleneksel dîni olan Lugbara Dîni’nde, Yüce Tanrı Adroa’nın yarattığı ilk erkek Gborogboro, yarattığı ilk kadın Meme’dir. Yaratılan ilk erkeğin ismi olan “Gboroboro”, Lugbara dilinde “Gökten gelen kişi” demektir. Yaratılan ilk kadının ismi olan “Meme” ise Lugbara dilinde “Yalnız gelen kişi” anlamına gelir. (2032)

Senegal’de yaşayan Serer halkının kadim dîni olan Afat Roog veya kısaca Roog’un binlerce yıl eski olan kutsal metinleri “A nax” ve “A leep”. evrenin büyük bir patlama ile oluştuğunu söylüyor. (2033) Bilimin “Big Bang” (Büyük Patlama) teorisi ise henüz 100 yaşında. Dünya’nın yuvarlak olduğunu ve hatta kendi ekseni etrafında döndüğünü söylüyor. (2034) Bundan 1000 yıl sonra bile Avrupa’da bunu söyleyenler giyotinle idam ediliyordu. Ağaçların insanlarla konuşamadığını ama herşeyi duyduklarını söylüyor. (2035) Bilim ağaçlarla ilgili bu gerçeği henüz yeni keşfetti. İnsanların eskiden dev boyutta olduklarını söylüyor. (2036) Bu da yeni yeni çözülmeye başlanan “Sümer Tabletleri”nde bahsi geçen ve insanların yeni tanıştığı Annunakiler’i işaret ediyor.

Bunları, ellerinde bilimsel imkânlar olmadan söylemişler. Ellerinde ABD ve Avrupa’daki teleskoplar, mikroskoplar, laboratuarlar yok. Buna rağmen bunları seslendirmişler. Bunları, önlerinde vahiy de olmadan söylemişler. Ellerinde Ortadoğu’daki kutsal kitaplar yok, peygamberler yok. Buna rağmen bunları söylemişler.

Ve şunu da dikkatlerden kaçırmayalım lütfen: Bu insanlar dînlerin beşiği olan Kürdistanİsrail ve Arabistan’da değil, uygarlıkların beşiği olan Mezopotamyaİran ve Mısır’da değil, Batı Afrika’nın en uç noktasında, Sahra bölgesinde yaşıyorlar ve bunları binlerce yıl önce orada söylemişler.

Bugünkü Bolivya topraklarında pre-Inka (İnka-öncesi) dönemde kurulmuş uygarlıklardan biri olan Tiwanaku Uygarlığı (M. Ö. 1500 – M. S. 1200)’nın dîni olan Tiwanaku Dîni’nin kutsal kitabı“Wirakoça Paçyaçaçiç”in içinde Tufan hadisesi bulunuyor. Ayrıca bizdeki Annunakiler gibi devlerden de bahsediliyor. Tanrı WirakoçaTitikaka Gölü’nden doğdu ve bu dünyayı önce bir cehennem, sonra bir tufanla yok etti. Wirakoça göğe yükselirken, Tiwanaku’da “gündüz ve gece” oluşmaya başladı ve “güneşin yörüngesine girmesi” emredildi. Wirakoça Tiwanaku’ya gitti ve orada devleri, insanları, hayvanları ve diğer her şeyi yarattı. Yaratılış zamanının mistik manzarası boyunca dağılmış mağaraların, nehirlerin ve kaynakların sakinlerini ve devlerini çağırdıktan sonra, bazı devleri küfürlü davranışları için öfkeden taşa çevirdi. Dolayısıyla ilk günah, Yaradan’a yetersiz bağlılıktı. Wirakoça ile Tiwanaku’da kalan iki kurtulan, Yaratıcı adına yeni bir insan ırkını yaratmak için gönderildi. (2037)

İnkalar, Tiwanaku’nun yêkpare heykellerinin, ilk insanları yaratmak için Yaratıcı Tanrı Wirakoça’ya model olarak hizmet ettiğine inanıyordu. (2038)

Peru’daki Tawantinsuyu (İnka) Uygarlığı (1438 – 1533)’nın dînî olan Tawantinsuyu Dîni’nin kutsal metni “Huarochirí”, zamanı 4 çağa böler (2039) ve yaratılmış üç dünya vardır (2040).

Guatemala’daki Maya Uygarlığı (M. Ö. 2600 – M. S. 1697)’nın dîni olan Maya Dîni’nde, tıpkı kıtadaki diğer dînlerde olduğu gibi “üç âlem” vardır: “Üst Dünya” (Göksel Dünya), “Orta Dünya” (Yaşadığımız Yeryüzü) ve “Alt Dünya” (Yeraltı Dünyası). (2041) Dünyanın merkezinde, çeşitli alanlar arasında iletişim aracı olarak hizmet eden bir yaşam ağacı vardır ve bu ağaca Maya dilinde “ceiba” denir. (2042)

Maya geleneğine göre yeryüzündeki canlılar bugüne dek her biri çok uzun zaman dilimlerini kapsayan ve Tufan benzeri yıkımlarla sona eren dört çağ geçirmiştir. (2043) Mayalar’ın kutsal kitabı “Popol Vuh”a göre çok eski çağlarda devler de yaşamış ve yarı-ilahlar devleri öldürerek “devler çağı”nı bitirmişlerdir. Şimdi beşinci çağda bulunmaktayız. (2044)

Kıtanın kuzeyinde, bir Kızılderili kavmi olan Navayo (Dinê) halkının inancı olan Diné Navayo, iki sınıf insanın varlığına inanır: Dünya insanları ve kutsal insanlar. (2045)

Evet… Dînlerin ve kutsal kitapların Devler (Anunnakiler), Uzaylılar, UFO’lar ve kadim zamanlarda dünyadışı varlıklarla temas konusunda söyledikleri bunlar…

Sizi bilmem ama, eski kadim zamanlarda ve antik çağlarda yaşayıp da birbirlerinden hiç haberi olmayan toplumların aynı inançları yaşatıp aynı hikâyeleri üretmiş olmaları, bana oldum olası ilginç ve dikkate değer gelmiştir. Bana sorarsanız, sadece bu bile, günümüz modern insanların mitolojiler, antik tabletler ve kutsal kitaplar karşısındaki “Ya bunlar eski cahil insanların uydurduğu hikâyeler” şeklindeki kibirli tavırlarının içi boş ve kof olduğunu gösteriyor. Benzerlikler, sadece şu anda işlediğimiz konuyla sınırlı değil. Daha pekçok konuda ve birçok inançlar arasında şaşırtıcı benzerlikler hatta aynılıklar bulunuyor.

Bütün bu anlatılanların elbette ki kesin olarak doğru olduğu gibi bir dayatmada bulunmuyoruz. Ancak böyle bir tutum ne kadar yanlış olacaksa, bütün bunların tamamen yalan ve uydurma olduğu gibi bir dayatma da yanlıştır. Doğrusu, bilimin, arkeolojinin, astronominin, antik uygarlıklara ait metinlerin ve tabletlerin, dînlerin ve kutsal kitapların anlattıkları ne varsa hepsini “kadim bilginin berkittiği havza” olarak görüp bunları saygı ve ciddiyetle okumak, hepsini harmanlayarak ve akıl süzgecinden geçirerek bir sonuca, hiç olmazsa bir yargıya varabilmektir.

Benim neye inandığım ve bu konuda ne düşündüğüme gelince:

Benim her zaman söylediğim bir söz vardır ve gene o sözümü söyleyeceğim: Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, burada gerçekler, hayâllerden daha fantastiktir.

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(1914): Kur’ân-ı Kerîm, Neml, 87

(1915): Kur’ân-ı Kerîm, Kâf, 41 – 42; Qamer, 6 – 8

(1916): Müslim, Salat’ul- Musafirîn, 200 / Tirmizî, Daawat, 31; Qiyamet, 8 / İbn-i Mace, İqamet’us- Salat, 180; Zûhd, 33 / Ebû Dawud, Huruf, 1 / Nesaî, Sehiw, 88; Qıyam’ul- Leyl, 12; İstiaze, 56 / İbn-i Kesir, Tefsîr’ul- Qur’ân, cilt 3, s. 276 – 278, cilt 5, s. 166, 309 ve 488 – 489, cilt 7, s. 106 – 108, 388 ve 451, cilt 8, s. 238 – 239 ve 328 / Suyutî, El- Habaik fi Axbar’il- Melaik, s. 33 – 35, Neşriyat’ul- Besyunî Zağlul, Beyrut 1985

(1917): Kur’ân-ı Kerîm, Nahl, 49 – 50

(1918): Kur’ân-ı Kerîm, Nûr, 41

(1919): Kur’ân-ı Kerîm, Şurâ, 29

(1920): Kur’ân-ı Kerîm, Enbiya, 19

(1921): Kur’ân-ı Kerîm, Rahman, 29

(1922): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem, 93 – 95

(1923): Kur’ân-ı Kerîm, Râd, 15

(1924): Kur’ân-ı Kerîm, Casiye, 3

(1925): Kur’ân-ı Kerîm, Fetih, 7

(1926): Kur’ân-ı Kerîm, İsra, 75

(1927): İbrahim Sediyani, Bilgimiz Arttıkça Mekânımız Genişliyor: Tek Evren mi Var, Yoksa Evrenler mi?, Sediyani Haber, 2 Nisan 2021

(1928): O ifadenin geçtiği âyetlerden bazıları: Kur’ân-ı Kerîm, Fatiha, 2; Baqara, 131; Maide, 28; En’âm, 45, 71 ve 162; Âraf, 54, 61, 67, 104 ve 121; Yunus, 10 ve 37; Şuârâ, 16, 23, 47, 77, 98, 109, 127, 164, 180 ve 192; Neml, 8 ve 44; Qasas, 30; Secde, 2; Saffat, 87 ve 182; Zümer, 75; Mü’mîn, 64 – 66; Fussilet, 9; Zuhruf, 46; Casiye, 36; Waqıa, 80; Haşr; 16; Haqqa, 43; Tekwîr, 29; Mutafiffîn, 4 – 6

(1929): Delail-i Hayrat Şerhi, Kara Davud, s. 429 / Mir’at-ı Kâinat, cilt 1, s. 77

(1930): Tirmizî, İlim, 19

(1931): İbn-i Mace, Mukaddime, 10 / Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, cilt 5, s. 182 / İbn-i Hibban, Sahîh, hadis no 55 ve hadis no 725

(1932): Tırmizî, Diyât, 8 / Bağawî, cilt 11, s. 508, hadis no 2601

(1933): Mehdi Azaiez – Gabriel Said Reynolds – Tommaso Tesei – Hamza M. Zafer, The Qur’an Seminar Commentary, Le Qur’an Seminar: A Collaborative Study of 50 Qur’anic Passages, Commentaire Collaboratif de 50 Passages Coraniques, Q 72, Gruyter Verlag, Berlin 2016

(1934): Mahmoud Ayoub, The Qur’an and Its Interpreters, bölüm 1, s. 74, State University of New York Press, Albany 1984

(1935): Kur’ân-ı Kerîm, Nahl, 49

(1936): Kur’ân-ı Kerîm, Tahrîm, 6

(1937): Kur’ân-ı Kerîm, Nahl, 49

(1938): Valerie Hoffman, The Essentials of Ibadi Islam, s. 189, Syracuse University Press, New York 2012

(1939): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 102

(1940): Al-Said Muhammad Badawi – Muhammad Abdel Haleem, Arabic – English Dictionary of Qur’anic Usage, s. 864, Brill Publishing, Leiden & Boston 2008

(1941): Edmund Teuma, The Nature of “Iblis” in the Qur’an as Interpreted by the Commentators, Melita Theologica, sayı 31, s. 15 – 16, University of Malta – Faculty of Theology, Msida 1980

(1942): İslam Ansiklopedisi, cilt 10, s. 263, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1988

(1943): Masood Ali Khan – Shaikh Azhar Iqbal, Encyclopaedia of Islam: Religious Doctrine of Islam, cilt 6, s. 153, Commonwealth Publishing, Yeni Delhi 2005

(1944): İslam Ansiklopedisi, cilt 10, s. 263, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1988

(1945): age

(1946): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 102

(1947): Mewhub bin Ahmed el- Cewalikî, El- Muarreb, s. 629, Neşriyat’ul- Abdurrahim, Şam 1990

(1948): Avesta, Yasna, 1:2, 3:1, 4:1, 6:17, 7:26, 8:1, 34:11, 45:10, 51:7; Yaşt 1:6, 15 ve 25, 2:6, 4:1 – 4, 10:92, 19:95 – 96

(1949): Maneckji Nusserwanji Dhalla, History of Zoroastrianism, s. 171 – 172, Oxford University Press, New Yok 1938 / Nora Elisabeth Mary Boyce, History of Zoroastrianism, cilt 1, s. 205 – 208, Brill Publishing, Leiden 1975 / ayrıca bkz. Encyclopaedia Iranica, cilt 1, Nora Elisabeth Mary Boyce, “Amurdad” maddesi, s. 997 – 998, Routledge & Kegan Paul Publishing, Neew York 1983 /

(1950): Encyclopaedia Iranica, cilt 12, Antonio Panaino, “Hordad” maddesi, Mazda Publishing, Costa Mesa 2004

(1951): Arda Viraf, 23:6 – 8

(1952): Bundhaişn, 26:8

(1953): Arda Viraf, 35:13

(1954): Bundhaişn, 27:1 – 2

(1955): Siroza, 1:7

(1956): Denkard, 7:2:19 ve devamı

(1957): Encyclopaedia Iranica, cilt 2, fasikül 4, “Armenia and Iran” maddesi, “Armenian Religion” bölümü, s. 438 – 444, 1986

(1958): William St. Clair Tisdall, The Original Sources of the Qur’an, Forgotten Books, Comprehensive 1905

(1959): Turan Dursun, Kutsal Kitapların Kaynakları, Kaynak Yayınları, İstanbul 2010

(1960): Midraş Avkir

(1961): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara, 30

(1962): Ahmed ibn-i Hanbel, Mûsned, cilt 2, s. 134

(1963): İbn-i Kesir, Tefsîr’ul- Qur’ân, cilt 1, s. 200

(1964): Suyutî, El- Habaik fi Axbar’il- Melaik, s. 58, Matbaat-u Dar’ul- Telîf, Kahire tarihsiz

(1965): İbn-i Kesir, age, s. 202 / Suyutî, age, s. 59

(1966): İyade Eyyûb el- Kubeysî, Qıssa’tul- Harut we Marut fi Mizan’il- Menqul we’l- Maqul, cilt 27, bölüm 3, s. 12 – 28, Ed- Dirasat’ul- İslamiyye Neşriyat, İslamâbâd 1992 / İbn-i Kesir, age, s. 198 – 200

(1967): Adel Theodor Khoury – Ludwig Hagemann – Peter Heine, Islam-Lexikon A-Z: Geschichte, Ideen, Gestalten, s. 162, Herder Verlag, Freiburg im Breisgau 1999

(1968): Patricia Crone, The Book of Watchers in the Qur’an, s. 11, The Institute for Advanced Studies, Kudüs 2005

(1969): Hussein Abdul-Raof, Theological Approaches to Qur’anic Exegesis: A Practical Comparative-Contrastive Analysis, s. 155, Routledge Publishing, New York 2012 / Hanan Jaber, Harut and Marut in the Book of Watchers and Jubilees, s. 14 – 15, University of Illinois at Urbana-Champaign, 18 Kasım 2018

(1970): İbn-i Kesir, Tefsîr’ul- Qur’ân, cilt 1, s. 198 – 202

(1971): İbn-i Kesir, Qasas’ul- Enbiyâ, Beyrut 1996

(1972): Gholamreza Neshat, A History of the Prophets, Neshat Neşriyat, İsfahan 2018

(1973): El- Kelbî, Tefsîr’ul- Kelbî, “Baqara” sûresi 102. âyetin tefsiri

(1974): Teftezanî, Şerh’ul- Aqaid’in- Nesafiyye, Kahire 1977

(1975): El- Demirî, Hayat’el- Hayewan el- Kubra, Kahire 1887

(1976): Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî, Mesnevî, İstanbul 1988

(1977): İbrahim Kalın, Knowledge in Later Islamic Philosophy, s. 188, Oxford University Press, New York 2010

(1978): Stephen Burge, Angels in Islam: Jalal al-Din al-Suyuti’s al-Haba’ik fi Akhbar al-Malik, s. 8, Routledge Publishing, Londra 2015

(1979): Kur’ân-ı Kerîm, Fussilet, 15

(1980): Kur’ân-ı Kerîm, Ahkâf, 26

(1981): Kur’ân-ı Kerîm, Âraf, 61 – 72

(1982): Kur’ân-ı Kerîm, Tewbe, 70

(1983): Kur’ân-ı Kerîm, Hûd, 50 – 60

(1984): Kur’ân-ı Kerîm, İbrahim, 9

(1985): Kur’ân-ı Kerîm, Hacc, 42

(1986): Kur’ân-ı Kerîm, Furqan, 38

(1987): Kur’ân-ı Kerîm, Şuarâ, 123 – 140

(1988): Kur’ân-ı Kerîm, Ankebut, 38

(1989): Kur’ân-ı Kerîm, Sâd, 12

(1990): Kur’ân-ı Kerîm, Mü’mîn, 31

(1991): Kur’ân-ı Kerîm, Fussilet, 13 – 16

(1992): Kur’ân-ı Kerîm, Ahkâf, 21 – 26

(1993): Kur’ân-ı Kerîm, Kaf, 13

(1994): Kur’ân-ı Kerîm, Zariyat, 41 – 42

(1995): Kur’ân-ı Kerîm, Necm, 50

(1996): Kur’ân-ı Kerîm, Qamer, 18 – 22

(1997): Kur’ân-ı Kerîm, Haqqa, 6 – 8

(1998): Kur’ân-ı Kerîm, Fecr, 6

(1999): Kur’ân-ı Kerîm, Necm, 50

(2000): Zemaxşerî, El- Keşşaf an Haqaiq-i Ğawamiz’it- Tenzîl we Uyun’il- Eqawil fi Wucuh’it- Tewil, cilt 4, s. 34, Neşriyat-ı Âmir, Kahire 1977

(2001): Kur’ân-ı Kerîm, Fecr, 6 – 7

(2002): Kur’ân-ı Kerîm, Şuarâ, 128 – 129

(2003): Kur’ân-ı Kerîm, Şuarâ, 133 – 134

(2004): Kur’ân-ı Kerîm, Hûd, 59; Şuarâ, 130

(2005): Kur’ân-ı Kerîm, Ahkâf, 24 – 25; Qamer, 19 – 21

(2006): Kur’ân-ı Kerîm, Haqqa, 6 – 8

(2007): Kur’ân-ı Kerîm, Şuarâ, 130

(2008): Tevrat, Tekvin, 10:9; Süleyman’ın Özdeyişleri, 30:30; Yeremya, 51:30; Danyel, 11:3

(2009): Gabriel Said Reynolds, The Qur’an and the Bible: Text and Commentary, s. 256, Yale University Press, New Haven 2018

(2010): Thomas Patrick Hughes, Dictionary of Islam, s. 140, Asian Educational Services, Yeni Delhi 1996

(2011):  El- Cahiz, Kitab’ul- Hayewan, Kahire 1325 / ayrıca bkz. Amira El-Zein Islam, Arabs and Intelligent World of the Jinn, s. 35, Syracuse University Press, New York 2009

(2012): Ramayana, kitap 6, bölüm 123, “Sihirli Araba”

(2013): Ramayana, kitap 6, bölüm 124, “Kalkış”

(2014): Zecharia Sitchin, The 12th Planet, Stein and Day Publishing, New York 1976

(2015): Vimanas, http://www.main.org/polycosmos/glxywest/vimanas.htm

(2016): Martin Mittwede, Spirituelles Wörterbuch Sanskrit – Deutsch, s. 282, Verlag der Sathya Sai Vereinigung, Dietzenbach 1999

(2017): Manatha Nath Dutt, Ramayana, Elysium Press, Kalküta 1892

(2018): Rigveda, 1:164:47 – 48

(2019): H. S. Mukunda – S. M. Deshpande – H. R. Nagendra – A. Prabhu – S. P. Govindraju, A Critical Study of the Work “Vyamanika Shastra”, Scientific Opinion, sayı 5, s. 5 – 12, Indian Institute of Science, Bengalore 1974

(2020): Akilathirattu Ammanai

(2021): David Hatcher Childress, Vimana Aircraft of Ancient India and Atlantis, Adventures Unlimited Press, Kempton 1992

(2022): David L. Doerner, Comperative Analysis of Life After Death in Folk Shinto and Christianity, Japanese Journal of Religious Studies, sayı 4, s. 153 – 154, Haziran – Eylül 1977

(2023): Joseph Mitsuo Kitagawa, On Understanding Japanese Religion, s. 143, Princeton University Press, Princeton 1987 / Brian Christopher Bocking, A Popular Dictionary of Shinto, s. 216, Curzon Publishing, Richmond 1997

(2024): E. M. Wilmot-Buxton, Viking Gods and Heroes, s. 1 – 3, 8 – 11, 17 – 27, 37 – 42, 46 – 68, 83 – 85 ve 149, Dover Publishing, Mineola 2004 / İbrahim Sediyani, Vikingler Selam Durdu Ben Âşık Olunca İskandinavya’ya – 39, Sediyani Seyahatnamesi, cilt 10, bölüm 39, İskandinavya gezisi, 5 Mart 2018

(2025): Joseph Thomas, The Universal Dictionary of Biography and Mythology, cilt 2, s. 970, Cosimo Classics Publishing, New York 2009 / Tony Allan, Exploring the Life, Myth and Art of the Vikings, s. 48, Rosen Publishing, New York 2012 / Kari Hohne, The Waki Power of Dreams, s. 20, Way of Tao Books Publishing, Carnelian Bay 2009 / İbrahim Sediyani, age

(2026): Jarich G. Oosten, The War of the Gods, bölüm 3, “The Wars of the Gods in Scandinavian Mythology”, Routledge Publishing, Londra 2015 / İbrahim Sediyani, age

(2027): Di Esiodo Ascreo, Ησιοδογ Τογ Ασκράιογ – Εργα και Ημεραί, Nella Stamperia Carli E. G., Firenze 1808

(2028): Vincent Arieh Tobin, Theological Principles of Egyptian Religion, s. 27 – 31, Peter Lang Publishing, New York 1989

(2029): Veronica Ions, Die Großen Religionen der Welt – Götter, Mythen und Legenden, “Die Götter und Mythen Ägyptens”, s. 37 – 38,  Neuer Kaiser Verlag – Buch und Welt, Klagenfurt 1988 / Lucia Gahlin, Ägypten. Götter, Mythen, Religionen: Ein Faszinierender Führer Durch Mythologie und Religion des Alten Ägypten zu den Großartigen Tempeln, Grabmälern und Schätzen der Ersten Hochkultur der Menschheit, s. 68 – 69, Edition XXL, Reichelsheim 2001

(2030): Renato Vesco – David Hatcher Childress, Man-made UFOs 1944 – 1994: 50 Years of Suppression, Adventures Unlimited Press, Kempton 1994

(2031): Kevin Burns, Ancient Aliens, seri 3, bölüm 8, “Aliens and Lost Worlds”, History Channel, A + E Networks

(2032): Patricia Ann Lynch – Jeremy Roberts, African Mythology A to Z, s. 4, Chelsea House Publishers, New York 2010

(2033): Georges Niangoran-Bouah, L’Univers Akan des Poids à Peser L’Or: Les Poids Dans la Société, s. 25, Les Nouvelles Éditions Africaines – MLB, Abidjan 1987

(2034): Henry Gravrand, La Civilisation Sereer, cilt 2, “Pangool” başlığı, s. 194 – 218, Neuvelles Éditions Africaines, Dakar 1990

(2035): age, s. 212 – 214

(2036): age

(2037): Alan Kolata, The Tiwanaku: Portrait of an Andean Civilization, s. 5 – 7, Blackwell Publishing, Cambridge 1993 / Terence N. D’Altroy, The Incas, s. 84 – 86, John Wiley & Sons Publishing, West Sussex 2015 / Jessica Joyce Christie, Memory Landscapes of the Inka Carved Outcrops, s. 112,  Lexington Books, Londra 2016

(2038): Sonia Alconini – R. Alan Covey, The Oxford Handbook of the Incas, s. 550, Oxford University Press, Oxford & New York 2018

(2039): Huarochirí, https://www.runasimi.de/waruchir.htm

(2040): Javier Umeres – Orlando Sánchez – Christian Lovón, Hanan Pacha, Ediciones Umeres EIRL, Lima 2018 / Angela Scherer-Kern, Samsara: Das Vermächtnis, cilt 3, BookRix Verlag, Münih 2016 / Jorge A. Flores Ochoa – Ralph Bolton, Pastoralists of the Andes, s. 84, Institute for the Study of Human Issues, Berkeley 1979 / Richard James Steele, Handbook of the Mythology, ABC – CLIO Publishing, Santa Barbara 2004 / Carla Stalling Walter, Sacred Dance Meditations, s. 346 – 355, North Atlantic Books, Berkeley 2020 / Magda von der Heydt-Coca, When Wolds Collide: The Incorporation of the Andean World into the Emerging World-Economy in the Colonial Period, Dialectical Anthropology, sayı 24, s. 1 – 43, 1999

(2041): Javier Umeres – Orlando Sánchez – Christian Lovón, Hanan Pacha, Ediciones Umeres EIRL, Lima 2018 / Angela Scherer-Kern, Samsara: Das Vermächtnis, cilt 3, BookRix Verlag, Münih 2016 / Jorge A. Flores Ochoa – Ralph Bolton, Pastoralists of the Andes, s. 84, Institute for the Study of Human Issues, Berkeley 1979 / Richard James Steele, Handbook of the Mythology, ABC – CLIO Publishing, Santa Barbara 2004 / Carla Stalling Walter, Sacred Dance Meditations, s. 346 – 355, North Atlantic Books, Berkeley 2020 / Magda von der Heydt-Coca, When Wolds Collide: The Incorporation of the Andean World into the Emerging World-Economy in the Colonial Period, Dialectical Anthropology, sayı 24, s. 1 – 43, 1999

(2042): John Eric Sidney Thompson, Maya Hieroglyphic Writing, s. 71, University of Oklahoma Press, Norman 1960

(2043): Encyclopedia of Religion, cilt 14, Alejandra Siffredi, “Tehuelche Religion” maddesi, s. 363 – 366, MacMillan Publishing, New York 1987

(2044): Popol Vuh

(2045): Jaine Toth, The Navajo Concept of Hozho: Living in Harmony, Bahai Teachings, 26 Mayıs 2017, https://bahaiteachings.org/navajo-concept-hozho-living-harmony/ / Hózhó: Navajo Beauty, Navajo Weavings, IU Museum of Archaeology and Anthropology Digital Exhibits, Dlib Indiana, http://dlib.indiana.edu/omeka/mathers/exhibits/show/navajo_weavings / We Are Navajo, https://www.wearenavajo.org/we-are-navajo/about-this-site

     SEDİYANİ HABER

ETİKETLER:
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.