Kadınların En Güzel Tarihi

Yayınlama: 05.02.2023
93
A+
A-

Kadınların tarihi, insanlığın tarihiyle eşdeğerdir. Belki de insanlığın tarihini doğurandır. Öyle ki, üç milyon yıl önce Afrika’da bulunan ilk insan fosili de kadına aittir. İlk insan fosili Lucy denilen 17-18 yaşlarındaki bir kıza ait olduğu ve kızın mutsuz olduğu da söylenir bilim insanları tarafından.

İlk önce kadın mı, erkek mi yaratıldı, aynı anda mı yaratıldı ya da ters eldiven gibi biri öbüründen mi yaratıldı? Gibi soruların cevapları, elbette bilim insanları tarafından verilmesi gereken cevaplardır. Bilim öğrenir, din öğretir, o yüzden bu iki kulvarın birbiriyle anlaştığı ve çatıştığı durumlar da vardır.

Dünyaca ünlü dört bilim kadını tarafından hazırlanan “Kadınların En Güzel Tarihi” adlı kitabını okudum, faydalı olduğuna inandığım için özetini de sizlerle paylaşmak istedim.

Bilim kadınları Françoise, Michelle Perrıt, Sylviane Agacinski ve Nicole Bacharan’ın yazdığı kitapta, kadınların, doğuştan sahip oldukları insani hakları elde etmek için erkek egemenliğine karşı verdikleri mücadeleyi akıcı ve yalın bir dille anlatmaktadırlar.

Kitapta; Bağımsızlık Savaşının kahraman annelerinden Amerikalı femninist Abigail Adams’ın 1776’da İngilizlerin zulmüne karşı verilen savaş sırasında (geleceğin ABD Başkanı John Adams) kadınların unutulmaması için yalvardığını, “Kadınların köleleştirilmesine” karşı çıkmak, “köleliğin sonlandırılması” ve “kişinin kendi bedeniyle ilgili devredilemez hakkı için” amansız bir mücadele verdiği belirtilir.

Yaşam veren kadın gerçekten de ikinci cins miydi yoksa birinci cins mi? Kadının doğası var mı? Kadın nedir? Doğa nerede biter, kültür nerede başlar? Gibi soruları soran bilim insanları, nesnel olduğu varsayılan felsefe eserlerinin, çoğunlukla bir erkeğin bakış açısından belirli bir özellikte yazıldığını fark etmişlerdir.

Doğum kontrolü sayesinde kadınların karnı nihayet erkek egemenliğinden kurtulabildiğini, yatkınlığı ve davranışların aktarılmasını sağlayan, bir cinsin diğerine üstünlüğünü haklı çıkaracak biyolojik bir özellik olduğunu belirten bilim insanları; Homo Sapiens; ilk insan gruplarında toplumun oluşabilmesi için, babaların kendi kızlarıyla ve erkek kardeşlerin kız kardeşleriyle çiftleşmekten vazgeçmeleri gerektiği belirtilmektedir.

Kitapta, ensest yasağının düzenleyici bir rol oynadığını, birbirini öldürmek yerine, işbirliği yapılmasının sağlandığını, kadınlar yalnızca birer döl yatağı, birer araç ya da Afrika’da denildiği gibi “tencere”den ibaret görüldüğünü, zamanla bu anlayışın aşıldığını, kadınlara, bilgiye izin vermek, onlara potansiyel olarak bağımsızlaşma imkânı sunmak anlamına geleceğini kaydedilmektedir.

Tarih boyunca kadınların güçten ve otoriteden yoksun bırakılmak istendiğini belirten bilim insanları kadının biyolojik yapısıyla ilgili şu tespiti de yapmaktadırlar. “Kan kaybetmeyen kadın, aynı erkek gibi ısı depolayabilir.”

“Bir erkek tarafından korunmayan kadın herkese aittir.”

Tarihte, erkeklerin kadınlara karşı bakışıyla ilgili şu çarpıcı tespitler yapılmaktadır.

“Geleneksel ilkeye göre; ‘bir erkek tarafından korunmayan kadın herkese aittir.’ Bizans’ta özel mahallelerde yaşayan bir fahişe çocuk doğurduğunda, eğer çocuk kızsa fahişelik yapmaya yazgılı olurdu. Erkek çocuk ise öldürüldü. Bizans genelevlerinin hamamlarında, kanalizasyona atılmış yüzlerce yeni doğmuş erkek bebek iskeleti bulunmuştur. Hiçbir kadın yaşamı boyunca fahişe olma hayali kurmaz, bu hiç de istenecek bir statü değildir.

Kadın bedeninin erkek bedeninin tersi olduğu (ters çevrilmiş bir eldiven gibi) ve yalnızca erkek bedenini kabul etmek için yaratılmış şekilde sunulduğu eksiksiz ve mantıksal bir üreme modeli çizer.

Kız çocukları değersizdir.

Bu durum bazı ülkelerde hâlâ devam ediyor. Hindistan’da ve Çin’de bu şekilde öldürülen kız bebeklerin sayısı o kadar yüksek ki soykırımdan bile söz ediliyor.”

Oğlanlara öğretiliyor, kızlar ise eğitiliyordu…

Kadının diğer sosyal alanlarda olduğu gibi eğitim alanından da hep geri bırakıldığını, eğitim haklarının engellendiğini, kadına insan muamelesinin yapılmadığını belirten kitapta kadınların toplumsal yaşama katılma ve eğitim hakkı elde etmesiyle ilgili şu bilgiler yer almaktadır.

“17. yüzyıldan itibaren okumaya yazmaya başladılar. Rönesans toplumu değiştirmiş, yazı değer kazanmıştı. Buluğa ermiş olsalar bile evlendirilen kızların yaşları 13-14’ü geçmiyordu ve çok erken anne oluyorlardı. Bu da ölüm oranını yükseltiyordu. Ergenlik, hekimler tarafından “bir cinsel kimlik krizi” olarak tanımlanmış, Erkekler için ergenliğin bir “kargaşa” olduğunu söylüyorlar.”

Başörtünün tarihi:

Hemen hemen tüm semavi dinlerde “başörtüsü” sorunu/gerekliliği karşımıza çıkmaktadır, ancak burada bilim insanlarının iddiasına göre, dinler tarihinde en eski ama semavi olmayan Pagan dininde de başörtüsü takma zorunluluğu karşımıza çıkmaktadır.

Kitapta özetle başörtüsüyle ilgili bilgiler:

“Başörtüsünün gerekliliği üzerinde kapsamlı bir teori geliştirmişlerdir. Saçlar her şeyin ötesinde erotizmin canlı bir simgesi gibidir. Erotik, aşkla ilgili anlatılanların başında saçlar başroldedir.

Başörtüsü eski çağlarda da vardı ama Hıristiyanlık, erotizmi ve hayal gücünü, günahla ilişkili çağrışımları başörtüsüyle birleştirmiştir. 19. Yüzyılda Paris Emniyet Müdürü, pantolon giymeye ihtiyacı olan kadınların emniyet müdürlüğüne yazılı olarak talepte bulunmalarını şart koşmuştu. Baştan aşağı örtünme, Akdeniz’e özgü eski Pagan geleneklerinden biridir.

İslamın doğuşundan çok daha önceden, 2. Yüzyıldan beri varlığını sürdürüyor. Başın örtünmesine gelince, bunun uzun süre Hıristiyanlara da şart koşulduğu unutuluyor.”

Kilise’den karşılıklı rızaya ilişkin evlilik izni…

Kadınların kendi rızaları ya da âşık oldukları kişiyle evliliğe ilk izin Kilise tarafından verilmektedir.

“Gerdek gecem bir tecavüzdü…”

Kitapta ayrıca şu bilgiler de aktarılmaktadır.

“Evlilikler her iki tarafın da rızasının alınması gerektiği fikri kiliseden çıkmıştır. Bunun geçmişi Hıristiyanlık tarihi kadar eski olmasa da, ortaçağda, özellikle 12. Yüzyıla dayanır. Gerdek gecem bir tecavüzdü… Gerdek gecesinin ertesi sabahı çarşaf gösterilir; bakire kızı alan erkek kendini kanıtlamıştır.

Nasıl ki çocuk doğurmayan kadın kadından sayılmıyorsa, kısır erkek de erkekten sayılmaz. Sezeryan doğum 15. Yüzyıldan itibaren uygulanmaya başladı ve gerçek anlamda cerrahi bir girişimdi. Çocuk aldırma kilise tarafından yasaklanmıştı. 1900’lerde yılda bir milyon kürtaja ulaşan çok yüksek oranlar saptanıyor. Yeni doğmuş bebek insandan sayılmıyor, “döl” diye bahsediliyordun ondan.

Yaşlılık kadınlar için ezelden beri korkutucu olmuştur. Balzac, yaşadığı dönemde 30 yaşın üzerindeki kadınların kadından sayılmadığını söyler.”

Kadının yaşamdaki rolüyle ilgili bilim kadınları şunları söyler:

“Kadınlar, ölenlerin anılarının koruyucularıdır, ailenin ve ataların anılarını onlar aktarırlar kuşaktan kuşağa. Doğumdan ölüme dek, kişinin özelinden kadınlar sorumludurlar.”

Eski Yunan’da bakirelik yüceltilmezken, ortaçağda daha yüksek bir mertebe olarak görülmeye başlanmıştır.

İlk Kadın Tarikatı:

Kadınların da tarikat kurduklarını ilk kez bu kitaptan öğrendim.

“Kadın tarikatları hep erkeklerin denetimi altındaydı. Kadınlar tarafından kurulan tarikatlar (örneğin kendilerini eğitime adayan Azize Ursula Tarikatı (Ürsülinler) piskoposa hesap vermek zorundaydılar. Azize Claire; Yoksul Kadınlar tarikatını kurmuştur.”

Kadınlar diri diri yakılırdı…

Biz genelde İslamiyet öncesinde Arap coğrafyasında kadınların diri diri yakıldığını biliyorduk, daha doğrusu ben öyle biliyordum ama Avrupa kıtasından da kadınların diri diri yakıldığını öğreniyoruz. Kitapta şu cümleleri dehşetle okudum.

“Kadınlar boyunlarına taş bağlanarak nehre atlıyorlardı. Eğer boğulurlarsa, masum olabilecekleri düşünülüyordu. Yok, eğer su yüzüne çıkarlarsa, bu şeytanla anlaşmaları olduğunun bir kanıtı olarak kabul edilir ve diri diri yakılırlardı.

Bedenlerinden geriye hiçbir iz kalmamalıydı. 16. Ve 17. Yüzyıllarda, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Bohemya’da, Polonya’da binlerce kadın böyle yakıldı.”

Felsefe kadınlara kapalıdır…

Kitapta; “Eski çağlardan bu yana bütün felsefi metinlerde, kadının yaratamayacağı, böyle bir yeteneğe sahip olmadığı belirtilmektedir. Kadın yalnızca taklit edebilir, nakledebilir, yorumlayabilir… Plastik sanatlar veya müzikte olduğu gibi, felsefe alanı da kadınlara tamamen kapalıdır.

Kadınları oldukları gibi ilk kabul eden kanunlar 1860’lı yıllarda İngiltere’de, sonra Fransa’da yürürlüğe konuyor. Üçüncü Cumhuriyet’le nihayet kız erkek bütün çocuklar için zorunlu eğitim başlıyor. Laik-ücretsiz ve zorunlu eğitim 1881’de Jules Ferrry gündeme getirdi.

Yönetme, karar alma, oy verme veya temsil hakkı yalnızca erkeklere verilmişti. Aynı durum Roma’da da geçerliydi. Vatandaşlar olarak eşler özgürdü ama “yurttaşlık hakkına” sahip değillerdi. Kamusal alanın dışında bırakılmışlardı. 24 Ağustos 1572’de Paris ve çevre kentlerde Huguenot denilen yerde 2.000 kadın Protestan’ın fanatik Parisliler tarafından katledilmektedir.

1791’de yayımlanan “Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin” bir maddesi.

“Kadına giyotine gitme hakkı tanınıyorsa, kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır.”

Fransız Devrimi Fransa’sı, bir taşra Fransa’sıydı. Fransız Devrimi, miras, nikâh ve boşanma hakkı açısından eşitlik getirerek, kişisel özgürlüklere bir yeşil ışık yakmıştır. İlk Fransız avukat Jeanne Chauvin’dir. Avusturyalı kadınlar oy hakkını 1902’de kazandılar. Finlandiyalı 1906, Norveçli 1913, Belçika ve Hollandalı kadınlar da 1919’da kazanmışlardır.

1907’de kadınlar maaşlarını kendileri alma hakkını kazandılar.”

Kitabın sonunda bilim kadınları şu tespitleri yapıyorlar:

“Kadın bedeninin kontrolü, öteden beri toplumsal yaşamın temel sorunlarından biri olagelmiştir. Kadınlar için en önemli risklerden biri, bilgi ile üreme arasında, yani kitap ile çocuk arasında seçim yapma imkânının olmamasıdır. Her cins, diğeri için bilinmezliklerle doludur. En iyisi bunu kabul etmektir. Aslında insanın kendisi bilinmezliklerle doludur.

Cinsiyet ayrımını, “ırk” veya din ayrımıyla kıyaslanamaz. “Irklar” mitlere dayalıdır. Cinsiyet ayrımcılığı ile faşizm arasında büyük bir dayanışma vardır. Mademki yapabiliyoruz, öyleyse yapmamak için hiçbir neden yoktur. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesin de “Özgürlük başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilmektir” diyor bilim kadınları.

 

 

 

 

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.