Hollanda ve Frizya’da Uygarlığı Başlatanlar, Kürdistan’dan Gelenler mi?

Yayınlama: 24.06.2023
49
A+
A-

Toen God de aarde schiep bestond Nederland niet. Nederlanders hebben het zelf geschapen.

(Tanrı dünyayı yaratırken Hollanda yoktu. Onu Hollandalılar yarattı.)

Flaman atasözü

Son bir hafta içinde, şu üzerinde yaşadığımız dertli ve yorgun yeryüzünde, çok önemli iki arkeolojik keşif gerçekleştirildi.

İkisi de tarihin yenibaştan yazılmasını gerektirecek denli muazzam keşifler olduğundan, dünya çapında ses getirdi ve büyük sansasyona yol açtı.

     Birincisi; 17 Haziran günügünümüzde Irak’ın egemenliği altında bulunan Kürdistan’ın güneyindeki Süleymaniye’de, 13.500 yıllık geçmişe sahip olduğu belirtilen tarihî bir şehir bulundu. İngiltere’deki Reading Üniversitesi’nde görevli ve aynı zamanda karı – koca olan iki profesörün başkanlığındaki kazı ekibi, Süleymaniye kentine 50 km mesafedeki Çemê Rêzan bölgesinde buluna Zeriz köyünde, tarihi 13.500 yıl öncesine uzanan bir yerleşim yeri keşfettiler. Kalıntılar, Rezan Nehri yakınlarında Zerzêw ve Qizqapan mağaralarının karşısında bulunuyor. (1)

Kazı başkanı Prof. Dr. Roger Martin, kazıda ortaya çıkan kalıntılara ilişkin şunları söyledi: “İnsanlar buraya mağaralardan geldi. İçinden su akan bir vadi olması, burayı yaşanacak bir yer haline getiriyordu. Bu yeni bir dönemin başlangıcıydı. İnsanlar burada avlandı, eğlendi ve et yedi.” Yerleşim yerinin, insanlığın mağaralardan tarıma dayalı köy yaşamına geçiş öncesine ait olduğunu belirten Martin, “Mağaralardan  gelen insanlar, tarıma dayalı yerleşik yaşama geçmeden önce geçici bir dönem buralara yerleşerek, yaşadılar. Taşları yonttular ve kesici aletler yaptılar. Çünkü tarıma dayalı yerleşik yaşam öncesi bir dönemden bahsediyoruz” dedi. Süleymaniye Valisi Heval Ebubekir, Kürdistan’ın tamamının bu tür tarihî yapılarla dolu olduğunu ve Kürdistan’ın insanlığın beşiği olduğunu ifade etti. Vali Ebubekir, “Bu kalıntılar, bizim medeniyet ve insanlık tarihinin aslî bir parçası olduğumuzu gösteriyor” diye konuştu. (2)

     İkincisi; dört gün sonra, 21 Haziran’da, Hollanda’nın Gelderland iline bağlı Tiel ilçesinin Medel köyünde, Hollandalı arkeologlar, “Hollanda’nın Stonehenge’i” olarak niteledikleri, Güneş Takvimi görevi gören bir mezar höyüğü içeren yaklaşık 4000 yıllık bir dînî mekânı ortaya çıkardılar. 4000 yıllık bu kutsal alan, İngiltere’deki ünlü Stonehenge gibi, en az üç futbol sahası büyüklüğünde. Toprak ve ahşapla inşâ edilen kutsal alan, Güneş’le aynı hizada olacak şekilde düzenlenmiş. Hollanda’nın Gelderland ilindeki ilginç keşif, Ren (Rijn) ve Meuse (Maas) nehirlerinin sularının oluşturduğu nehir deltasında büyük verimli adalar oluşturan tarihî ve coğrafî bir bölge olan Betuwe sınırları içinde gerçekleştirildi. Antik Çağ’dan kalma bu kutsal alandan altı yıl içinde arkeolojik önem taşıyan bir milyondan fazla buluntu çıkarıldı. Arkeologlar, “Bu kutsal alan çok önemli bir yer olmalı. İnsanların yılın özel günlerini takip ettikleri, âyinler yaptıkları ve ölülerini gömdükleri bir yer. Alaylar için kullanılan patikalar boyunca sıra sıra direkler duruyordu” diyorlar. (3)

Hollanda’daki bu arkeolojik çalışmalarda en şaşırtıcı bulgu ise, bir kadın mezarından çıkan Kürdistan mamülü boncuk oldu. Arkeologlar 2017 yılında bölgeyi kazarken birkaç mezar da keşfetmişlerdi. Bir mezardan cam boncukla gömülmüş bir kadın iskeleti çıktı. Cam boncuğun Mezopotamya (Kürdistan)’dan getirildiği tespit edildi. (4)

4000 yıllık bu Kürt boncuğu, aynı zamanda Hollanda’da bulunan en eski boncuk olduğu için, araştırmacılar, bunun bu bölgedeki insanların tâ o dönemde yaklaşık 5000 km uzaktaki insanlarla temas halinde olduğunu kanıtladığını söylüyor. (5)

Veya belki de bizzat o insanların kendisidir. Antik Çağ’da Kürdistan’dan Hollanda’ya gelen bir insan topluluğunun varlığı, ciddî kuşkular uyandırıyor.

* * *

17 Haziran günkü birinci keşif, her ne kadar insanlık tarihi açısından daha büyük öneme sahip ise de, bana sorarsanız, “haber değeri” bile yoktur. Çünkü Kürdistan topraklarının “insanlığın beşiği” olduğu, artık tartışılması bile abes olan bir gerçektir.

Düşünün ki, herhangi bir konuda dîn ve bilim kolay kolay “hemfikir” olmaz, fakat buna rağmen, hayatın, dînlerin ve uygarlıkların Kürdistan coğrafyasında başladığı noktasında dîn ve bilim arasında fikir ayrılığı yoktur. Çünkü bu hakikat, suyun bizi ıslattığı, ateşin de bizi yaktığı gibi apaçık bir gerçektir, kimse çıkıp farklı birşey söyleyemez. Daha büyük bir arkeolojik keşif olduğu halde, birincisine “haber değeri bile yoktur” dememin sebebi bu.

İster dînlerin ve kutsal kitapların anlattığı insanlık tarihine inanın ve doğru kabul edin, ister bilimin ve nesnel tarihin anlattığı insanlık tarihine inanın ve doğru kabul edin, sonuç değişmeyecektir: İnsanlığın serüveni Kürdistan’da başlamıştır.

Hayat burada başladı. Tevrat’ta, “Tekvin” (Yaratılış) bölümünde anlatıldığına göre, ilk insanlar olan Âdem ile Havva, Tanrı tarafından Aden Cenneti’ne yerleştirilmiş, sonra da bu Cennet’i sulamak için büyük bir ırmak yaratılmıştır. Dört kola ayrılan bu nehirlerden ikisi Dicle ve Fırat’tır; diğer ikisi de Pişon ve Gihon’dur. (6)

Kutsal kitaplar Tevrat, İncil ve Kur’ân’da anlatıldığına göre, yaşadığımız gezegende insanlık tarihi, iki defa yeniden başladı. Biri ilk insanlar olan Âdem ve Havva ile (7), biri de tüm yeryüzü küresel bir tufan yaşayıp sular altında kaldığında, sadece gemisine binip kurtulanlarla birlikte Nûh Peygamber ile (8).

İlginç olan şu ki, hayat her iki defasında da Kürdistan topraklarında başlamıştır. İlk insanların vatanı Kürdistan’dır ve insanlık, Kürdistan vatanından başlayarak tüm yeryüzüne yayılmıştır. (9) İlk insanlar olan Âdem ve Havva dünya hayatına Kürdistan’da başlamışlar (10), O’ndan 1626 yıl sonra (11) gerçekleşen Nûh Tufanı hadisesi Kürdistan’ın Şırnak (Şehr-i Nûh) ilinde yaşanmış (12), tüm semavî dînlerin atası olan İbrahim Peygamber ise Nûh Tufanı’ndan tam 293 yıl sonra (13) Kürdistan’ın Şanlıurfa (Riha) ilinde (14) bir mağarada doğmuştur.

Kutsal metinlerin tasvirinden anlaşıldığına göre, Âdem’in yaşadığı coğrafya ile Nûh Peygamber’in aynıdır. Nûh Tufanı’nın nerede gerçekleştiği, geminin nereye oturduğu, hem Tevrat’ta hem Kur’ân’da belirtilmiştir. Tevrat Ağrı (Ararat) Dağı (15), Kur’ân Cûdi Dağı (16) der, ikisi de Kürdistan topraklarındadır.

Hem Tevrat’a göre hem Kur’ân’a göre insanlık hayatı Kürdistan’da başlamıştır. (17)

Bilimsel ve nesnel tarih de bu konuda aynı şeyi söylemektedir. Yerleşik hayatın ve uygarlığın Mezopotamya (Kürdistan) topraklarında başladığı, bilim çevrelerinin ve tüm dünya insanlarının da tereddütsüz kabul ettiği bir gerçektir. Özellikle Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’nin keşfiyle beraber bu hakikat, kesin olarak tescillenmiştir.

Şanlıurfa (Riha) ilimizdeki Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’deki kazılardan çıkan dikilitaşlar üzerindeki hayvan ve diğer semboller, günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenmektedir. (18) Muhtemeldir ki, Urfa – GöbeklitepeDiyarbakır – ÇayönüKonya – Çatalhöyük yerleşimlerini ve üst düzey kültürlerini proto-Sümerliler veya proto-Kürtler beraberlerinde Aşağı Mezopotamya’ya taşımışlardır. Göbeklitepe’yi keşfeden Alman tarihçi ve arkeolog Klaus Peter Schmidt (1953 – 2014) de aynı görüştedir. (19)

1994 yılında keşfedilen Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’deki anıtların ve dikilitaşların üzerindeki semboller ile yaşlı Kürt kadınlarının binyıllardır ve halen dahi vücûtlarına dövme olarak yaptırdıkları semboller aynı. Aynı semboller.

Göbeklitepe’nin kâşifi olan kıymetli Alman tarihçi ve arkeolog Klaus Peter Schmidt bile, kendisine sorulan “Göbeklitepe’yi sizce kimler yapmış olabilir?” sorusuna, “Şu anda burada kimler yaşıyorsa, onların ataları yapmıştır” cevabını vermiştir. (20)

Antik Kürdistan (Mezopotamya ve Anadolu) topraklarında proto-Kürtler tarafından kurulan uygarlıklar, insanlığın yazılı tarihini başlatan uygarlıklardır. Sümer (Kenger) Kürt Uygarlığı (21)Hurri Kürt Uygarlığı (22)Hitit (Hatti) Kürt Uygarlığı (23) ve Mittani Kürt Uygarlığı (24), bunlar arasında en önemli olanlarıdır.

İşte bunun için, 17 Haziran’da Kürdistan’da gerçekleşen arkeolojik keşfin üzerinde durmaya bile gerek görmüyorum. Bu minvalde cilt cilt kitaplar ve yüzlerce makale kaleme almış bir yazarım.

Ancak 21 Haziran’da Hollanda’da gerçekleşen arkeolojik keşif, hakikaten çok ilginç ve bir o kadar da müthiş.

* * *

21 Haziran’da Hollanda’da gerçekleşen arkeolojik keşif, muhteşem bir olaydır. Hollandalılar bu keşiften dolayı çok mutlu olmalıdırlar. Hollanda devletinin yerinde olsam, 21 Haziran gününü “ulusal bayram” ilan ederim.

Artık sadece İngiltere’nin değil, Hollanda’nın da bir “Stonehenge”i var. Bu, olağanüstü bir hadisedir.

Hollanda’daki keşfin bizzat kendisi genel olarak bu derece ilginç ve çarpıcı iken, bir de aynı keşif, kendi içinde başka bir ilginç ve çarpıcı keşif barındırıyor. O da, bir kadın mezarından çıkan Kürdistan üretimi boncuk. Bir mezardan cam boncukla gömülmüş bir kadın iskeleti çıktı. Cam boncuğun Mezopotamya (Kürdistan)’dan getirildiği tespit edildi. 4000 yıllık bu Kürt boncuğu, aynı zamanda Hollanda’da bulunan en eski boncuk olduğu için, araştırmacılar, bunun bu bölgedeki insanların tâ o dönemde yaklaşık 5000 km uzaktaki insanlarla temas halinde olduğunu kanıtladığını söylüyor. (25)

Veya belki de bizzat o insanların kendisidir. Bu daha olası görünüyor.

Antik dönemde “Hollanda ile Kürdistan arasında temas vardı” dediğiniz zaman (ki keşfi yapan Hollandalı arkeologlar bunu söylüyorlar), iki bölge arasında karşılıklı gidiş gelişlerin olduğunu issiâ etmiş olursunuz ki, aralarında 5000 km’lik mesafe bulunan yerler arasından bundan 4000 yıl önce böyle bir trafiğin olması pek mümkün görünmüyor. Ancak “tek seferlik bir gidiş” mümkündür. Yani göç.

Görünen o ki, Kürdistan’dan bir topluluk bundan 4000 yıl önce bugünkü Hollanda’ya geldi, bugünkü Gelderland topraklarında bu kutsal alanı inşâ etti. Antik Çağ’da Kürdistan’dan Hollanda’ya gelen bir insan topluluğunun varlığı, ciddî kuşkular uyandırıyor.

Muhtemeldir ki, bu topluluk Hollanda’da da durmadı, daha da kuzeye, Britanya’ya kadar uzandı. İngiltere’deki Stonehenge de bu topluluğun eseri olabilir.

Avrupa’nın en eski topluluklarından biri ve Britanya’nın da kurucuları olan Keltler’in (ki tıpkı Kürtler gibi Hint – Avrupa dili konuşuyorlardı), bundan takriben 4000 yıl önce (dikkat edin,  aynı tarihlerde) Anadolu’dan Batı Avrupa’ya ve Britanya’ya göç ettiklerini de dikkate alırsak, doğrusu insanın aklında delice sorular oluşmuyor değil.

Hollanda’daki arkeolojik keşif ve bir kadın cesedinde bulunan 4000 yıllık Kürt boncuğu, Antik Çağ’da Hollanda ile Kürdistan arasında nasıl bir temas olduğunu söylemiyor. Fakat iki coğrafya arasında bir temasın olduğunu kesin olarak söylüyor.

Arkeologlar, tarihçiler, resmî yetkililer ve medya, “Kürdistan” dememek için “Mezopotamya” diyorlar, “Kürt boncuğu” demek için de “Mezopotamya boncuğu” diyorlar ama, inkâr ve gerçeği gizleme çabaları dikiş tutmuyor artık.

Yunanca’da “İki nehir arası” anlamına gelen “Mezopotamya”, evet kulağa hoş gelen bir isim, ama sırf “Kürdistan” dememek için can simidi gibi sarılılan bir isim olunca, gittikçe itici olmaya başlıyor. Bu kadar popüler bir isim yapılması da sanıyorum bu sebepten.

     Eskiden dünyayı dîn adamları yönetirken, dîn devletlerin tekeli ve tahakkümü altındaydı. Şimdi ise dünyayı bilim adamları yönetirken, bu sefer de bilim devletlerin tekeli ve tahakkümü altında. Bir ülke şayet devlet değilse, ismi zikredilmiyor. Devletler hangi isimleri sakıncalı buluyorsa, kendilerine “bilim insanı” diyenler de o isimleri kullanmaktan çekiniyorlar.

Bu yüzden, bilim adamlarının ve tarihçilerin kitaplarında “İngiltere, Hollanda, Fransa, İspanya, Türkiye, İran, Hindistan, Çin” gibi isimleri sık sık görürsünüz; ama “İskoçya, Frizya, Korsika, Katalonya, Kürdistan, Belucistan, Keşmir, Doğu Türkistan” isimlerini pek görmezsiniz. 5000 yıl önceki tarihi anlattıklarında bile, sanki günümüzde hangi isimler geçerliyse, 5000 yıl önce de o isimler geçerliymiş gibi anlatırlar. Çünkü bilim adamlarının temel özelliği, güce, güçlüye tapmaları ve bu yüzden devletlerden çok korkmalarıdır.

Kürtler’e karşı inkârcı ve yok sayıcı, Kürdistan’a karşı sansürcü ve üstünü örtücü “tarih yazımı” işte tam olarak bu, kardeşlerim! Oysaki o boncuklar örneğin Hindistan’dan gelseydi, hiç lafı eveleyip gevelemeden “Hindistan” derlerdi, “İki nehir arasından” (Ganj ve İndus arası = Mezopotamya) demezlerdi. Habeşistan’dan gelseydi hiç lafı eveleyip gevelemeden “Habeşistan” derlerdi. Ama Kürdistan’dan gelince diyemiyorlar, lafı eveleyip geveliyorlar.

Hollanda da “iki nehir arasında” (Rijn ve Maas), öyle değil mi? O halde, bu keşfi dünyaya duyururken, neden “İki nehir arasında 4000 yıllık Stonehenge bulundu” şeklinde söylemiyorlar da, “Hollanda’da 4000 yıllık Stonehenge bulundu” şeklinde söylüyorlar. Madem bunu şekilde söylüyorlar, o halde o kadın cesedi üzerinde çıkan boncuk için, neden “Kürdistan üretimi boncuk” demiyorlar da, “Mezopotamya (iki nehir arası) üremi boncuk” diyorlar?

Peki bu dürüstlük müdür? Bilim namusu diye birşey yok mu, olmamalı mı?

Her halkın ve her coğrafyanın bir isim vardır. Kürtler’in ve Kürdistan’ın da bir ismi vardır ve o isim haktır. “Bilim” yaparken bile bu isimleri sansürlemek, söylemekten kaçınmak, nasıl bir “bilimsellik”tir? Bilimselliğe, bilim ahlâkına, bilim namusuna sığar mı bu?

Dünyada, “iki nehir arasında” olmayan bir coğrafya mı var? Bildiğim kadarıyla, sadece Suudî Arabistan’da nehir yok. Hollanda da “iki nehir arasında” bir ülkedir (Rijn ve Maas), Almanya da “iki nehir arasında” bir ülkedir (Donau ve Elbe).

O halde Hollanda’dan bahsederken de hiçbir zaman “Hollanda” demeyelim, her bahsedeşimizde “İki nehir arasında” (Mezopotamya) diyelim. Almanya’dan bahsederken de hiçbir zaman “Almanya” demeyelim, her bahsedeşimizde “İki nehir arasında” (Mezopotamya) diyelim. Britanya’dan bahsederken de hiçbir zaman “Britanya” demeyelim, her bahsedeşimizde “İki deniz arasında” diyelim.

O halde, Hollanda bundan sonra Dünya Kupası maçlarına “Hollanda millî takımı” adıyla çıkmasın, “Mezopotamya millî takımı” adıyla çıksın. Sonuçta Hollanda, iki nehir arasında bir coğrafya. İngiltere millî takımı da futbol maçlarına “İki deniz arası millî takımı” adıyla çıksın.

Güldünüz, değil mi? Haklısınız, çünkü çok komik. Peki ama, sözkonusu Kürdistan olunca neden böyle komiklik yapıyorsunuz? Sırf “Kürdistan” dememek için bu komiklikleri yapmaya değer mi? “Mezopotamya” ha “Mezopotamya”! Nedir bu Kürtler’e ve Kürdistan’a karşı düşmanlığınız, inkârınız? “Kürdistan” diyemiyor musunuz?

* * *

Hollanda’nın (Mezopotamya’nın değil, Hollanda’nın) Gelderland ilindeki arkeolojik keşif ve bir kadın cesedinde bulunan 4000 yıllık Kürdistan boncuğu  (Mezopotamya boncuğu değil, Kürdistan boncuğu), olağanüstü bir keşiftir.

     Acaba, Hollanda ve Frizya’da uygarlığı başlatanlar, Kürdistan’dan gelenler mi?

Bu şimdilik çok iddiâlı bir soru olur. Ama son arkeolojik keşif, bu kuşkuyu ciddi olarak uyandırıyor.

Sadece son keşif değil, başka bulgular ve gerçekler de, bu kuşkuyu güçlendiriyor.

Avrupa’nın en büyük nehirlerinden ikisi olan Ren (Rijn, Rhein) ve Tuna (Donau) nehirlerinin her ikisinin de isimleri Kürtçe kökenlidir. Her iki ırmakla ilgili Almanca kaynakların pek çoğunda, bu isimlerin Mezopotamya kökenli oldukları ve Hind – Avrupa dil ailesine mensup sözcüklerden türedikleri belirtilmektedir. (26)

Almanca kitaplarda yazıldığına göre, Ren Nehri’nin isim kaynağı Kürtçe’deki “Rıjın” (akmak, akıntı) sözcüğüdür. Kürtçe’deki “Rıjın” sözcüğü Ren Nehri’ne isim olup Flamanca’ya “Rijn”, Fransızca’ya “Rhin”, Almanca’ya “Rhein”, İtalyanca’ya “Reno”, Retoromança’ya da “Rain” şeklinde yerleşmiştir. Dikkat edilirse, Ren’in özellikle Hollanda’daki ismi olan “Rijn”, Kürtçe’deki “Rıjın” (akmak, akıntı) ile hemen hemen aynıdır. (27)

Ren üzerine araştırmalar yapan Avrupalı bilim adamları, akarsuyun ismini nereden aldığı konusunda ileri sürdükleri tezlerde, Mezopotamya kökenli ve Hind – Avrupa dil ailesine ait bir dil olan Kürtçe’de “akmak, akarsu” anlamına gelen “Rıjın” sözcüğünde tam bir fikir birliğine varmışlardır. Ren Nehri’nin ismini nereden aldığı konusunda, Kürtçe’deki “Rıjın” sözcüğü dışında ikinci bir ihtimal veya tezin bugüne dek hiç ortaya dahi atılmamış olduğunu, Kürtçe kökenli sözcük olduğu noktasında coğrafyacıların tam bir fikir birliği içinde bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ren Nehri’nin özellikle Hollanda’daki ismi olan “Rijn” sözcüğüne dikkat edilirse, “Rıjın” sözcüğünün Kürtçe’den Flamanca’ya geçerken pek bir değişikliğe uğramadığı da hayretle farkedilecektir. (28)

Mezopotamya kökenli sözcüğün, Ren Nehri’ne isim oluşu ve nehrin aktığı ülkelerde aldığı isim şu şekildedir:

Rıjın: Akmak, Akıntı, Akarsu (Kürtçe)
Rijn → Ren Nehri’nin Hollanda’daki adı
Rhein → Ren Nehri’nin Almanya’daki adı
Rhin → Ren Nehri’nin Fransa ve İsviçre’deki (Fransızca) adı
Reno → Ren Nehri’nin İsviçre’deki (İtalyanca) adı
Rain → Ren Nehri’nin İsviçre’deki (Retoromanşça) adı

Ren’in isim kökenine bakıldığında, bu akarsuyun isminin de “Akarsu” olduğu görülüyor. Ren, hem kendisi akarsu, hem de ismi “Akarsu”. Yani “ismi cismi bir” tabirine uygun bir durum sözkonusu.

Avrupa’nın en uzun ikinci akarsuyu olan Tuna Nehri’nin ismi de, “nehirler ülkesi” Mezopotamya kökenli olup, ismini Kürtçe’deki “Duav” (iki su) sözcüğünden alır. Tuna üzerine araştırmalar yapan Avrupalı bilim adamları, akarsuyun ismini nereden aldığı konusunda ileri sürdükleri tezlerde, Mezopotamya kökenli ve Hind – Avrupa dil ailesine ait bir dil olan Kürtçe’de “iki su” anlamına gelen “Duav” sözcüğü ile, Britanya kökenli bir dil olan Keltçe’de “derin su” anlamına gelen “Donaaw” sözcüğü arasında kararsız kalmışlar, ancak çoğunluğu tercihlerini Kürtçe’deki “Duav” yönünde kullanmışlar, bunun gerçeğe daha yakın olduğuna hükmetmişlerdir. (29)

Mezopotamya kökenli sözcüğün, Tuna Nehri’ne isim oluşu ve nehrin aktığı ülkelerde aldığı isim şu şekildedir:

   Duav: İkisu (Kürtçe)
Dunav → Tuna Nehri’nin Hırvatistan ve Sırbistan’daki adı
Dunaw → Tuna Nehri’nin Bulgaristan’daki adı
Duna → Tuna Nehri’nin Macaristan’daki adı
Dunaj → Tuna Nehri’nin Slovakya ve Ukrayna’daki adı
Donau → Tuna Nehri’nin Almanya ve Avusturya’daki adı
Dunărea → Tuna Nehri’nin Romanya ve Moldova’daki adı

Tuna’nın, etrafındaki diğer ırmaklarla kıyaslandığında, iki akarsu büyüklüğünde olduğu için bu ismi aldığı düşünülmektedir.

Şimdi sıkı durun: Kürtçe’deki “rıjın” (akmak, akıntı) sözcüğü, yalnızca Ren Nehri’ne isim olmakla kalmamış, dünyanın hemen hemen tüm dillerine “akarsu, ırmak, nehir” anlamında geçen bir sözcüktür. Dünyanın dört bir yanında konuşulan farklı farklı dillerde, “nehir” anlamında kullanılan sözcüğün kökeni, işte Kürtçe’deki bu “rıjın” sözcüğüdür. Bunu ben söylemiyorum, dil bilimcileri söylüyorlar. İsteyen, sadece internet başında oyalanarak bile bu gerçeğe ulaşabilir. (30)

“Nehir” sözcüğünün neredeyse tüm dünya dillerinde aynı / benzer oluşu ve hepsinin de “rıjın” sözcüğüne benzemesi, bilmiyorum, bugüne dek hiç ilginizi çekti mi?

     rıjın: akmak, akıntı, akarsu (Kürtçe)
     rinnen: nehir (Eski Almanca)
     ritih: nehir (Eski Hintçe)
     rinah: akmak, akıntı (Eski Hintçe)
     rivus: nehir (Latince)
     river: nehir (İngilizce)
     rivière: nehir (Fransızca)
     río: nehir (İspanyolca)
     rio: nehir (Portekizce)
     riu: nehir (Katalonca)
     reka: nehir (Rusça)
     raka: nehir (Beyaz Rusça)
     rijeka: nehir (Sırpça)
     řeka: nehir (Çekçe)
     rivero: nehir (İdoca)
     rivier: nehir (Flamanca)
    rivyè: nehir (Kreolca)
     rirxe: nehir (Lojbanca)
     rzeka: nehir (Lehçe)
     râu: nehir (Romence)
     rieka: nehir (Slovakça)
     riçka: nehir (Ukraynaca)

Görüldüğü üzere, neredeyse tüm dünya dillerinde “nehir” sözcüğü benzer şekilde kullanılmış, Mezopotamya “nehirler ülkesi” olduğu için “nehir” sözcüğü tüm dillere hemen hemen aynı şekilde girmiştir. Bütün bu sözcüklerin kaynağı, Kürtçe “rıjın” (akmak, akıntı) sözcüğüdür. (31)

Sadece bunlar da değil.

HollandaAlmanya ve Danimarka arasında üçe bölünmüş bir coğrafya olan Frizya (Friesland), benim âşık olduğum bir ülkedir ve defalarca gezdim. Frizya üzerine yaptığım araştırmalar, beni çok ilginç bilgilere ulaştırdı.

21 Mart 2020 tarihinde “Frizya ve Günümüzde Frizler” adlı kitabım yayınlandı. (32) Bu kitabım, Frizler ve Frizya hakkında Türkçe olarak kaleme alınmış ve Türkiye’de yayınlanmış ilk kitap olma özelliğine sahip. Kitap başta Hollanda ve Frizya medyası olmak üzere uluslararası medyada büyük yankı uyandırdı. Kitapla ilgili 5 ayrı ülkede (Türkiye, Hollanda, Frizya, Kürdistan, Almanya) ve 6 farklı dilde (Türkçe, Flamanca, Frizce, İngilizce, Danca, Almanca) haber ve yazılar kaleme alındı. Uluslararası medya, kitabımı “Frizya ve Frizler hakkında Türkiye’deki ilk kitap yayınlandı” başlığıyla kamuoyuna duyurdular. (33)

Bu araştırmam ve çalışmalarım esnasında, Friz ulusunun geleneksel bir uygulaması olan “Upstalbeam” (Opstalsboom; Upstalsbaum; Upstalstræ), yani “İstişare Ağacı” oldukça ilgimi çekmişti. Bu, tıpkı Kürtler’in geleneklerine benziyordu.

Kürt halkının kadim geleneğine çok benzeyen bu Friz geleneği şuydu: Milletin ve memleketin karşı karşıya kaldığı büyük sosyal ve siyasal sorunlar zamanlarında, halkın arasındaki “manevî önderler” konumunda olan, “erdem ve bilgelik” sahibi yaşlı insanlar (Kürtçe’de “ruspi” dediğimiz yaşlı bilgeler) bir ağacın altında toplanıp vatanın ve milletin sorunlarını istişare eder, bu sorunlara bir çözüm bulmaya çalışırlardı. Aldıkları kararlar ise halk indinde kesin olarak bağlayıcı kararlardır. Bu istişare için mekân olarak yaşlı ve büyük bir ağacın gölgesi seçilirdi ve bu ağaçlara Friz toplumunda “Upstalbeam” denirdi. Yani, “İstişare Ağacı”(34)

Bütün bunların hepsini biraraya getirdiğimizde, bizi nasıl bir sonuca götürmesi gerektiği noktasında kimse kesin birşey söyleyemez.

Ama benzerlikler ve bağlantılar, sanki bize bazı şeyler söylemek istiyor gibi.

Hele son arkeolojik keşif, sanki bazı saklı gerçekleri haykırmak istiyor bize.

* * *

Arkeolojik çalışmalar ve bulgular, sadece tarihin aydınlatılması için değil, aynı zamanda günümüzde yaşayan toplumlar arasında dostça ilişkiler kurulması ve dostluğun geliştirilmesi için de vesile kılınmalı.

Hollanda’nın Gelderland ilindeki arkeolojik keşif ve bir kadın cesedinde bulunan 4000 yıllık Kürdistan boncuğu, Hollanda, Frizya ve Kürdistan arasında dostluk ilişkilerini daha ileri bir seviyeye taşımalıdır.

Flaman, Friz ve Kürt ulusları arasındaki siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel münasebetler daha da geliştirilmelidir.

Bugün Hollanda’da, ülkenin siyasetinde, ekonomisinde, sanatında ve sporunda önemli yerlere gelmiş, Hollanda’ya üstün hizmetlerde bulunan pekçok Kürt şahsiyet bulunuyor. Aynı şekilde Kürdistan üzerine bilimsel çalışmalar yapan, Kürt tarihine ve Kürt kültürüne hizmet eden Hollandalı ve Frizyalı bilim insanları, akademisyenler ve yazarlar var.

Tunceli (Dersim) ilimizden Kürt kadını Dilan Yeşilgöz-Zegerius“Hollanda Adalet ve Güvenlik Bakanı” oldu meselâ. (35) Az bir şey mi?

Kerkük ilimizden Kürt doktor Lawık Berzencî, Hollanda’nın Lahey (Den Haag; ’s- Gravenhage) şehrinde düzenlenen “Avrupa Cerrahlar Topluluğu Konferansı”nda, “Avrupa’nın En İyi Cerrahı” seçildi. (36)

Rojavalı 19 yaşındaki Kürt kızı Lava Haci, geçen yıl Hollanda’da “Yılın Öğrencisi” seçildi. (37)

Buna karşılık, Kürdistan üzerine bilimsel çalışmalar yapan, Kürt tarihine ve Kürt kültürüne hizmet eden Hollandalı ve Frizyalı bilim insanlarının, akademisyenlerin ve yazarların varlığı, biz Kürtler’i mutlu ediyor. Özellikle Martin van Bruinessen (38) ve Wladimir van Wilgenburg (39) gibi kıymetli bilim insanları, Kürtler’in büyük sevgisini kazanmış Hollandalı araştırmacılardır.

Hollandalı ünlü Friz yazar ve film yapımcısı Willem Schoorstra, Frizya halkının millî bilincinin arzulanan seviyede olmamasından ve Frizler’in anadillerine sahip çıkmamasından yakındığı bir makalesinde, Frizyalılar’ın bu millî bilinci iki yabancı aydın sayesinde kazandığını söylüyor ve bahsettiği bu “iki yabancı aydın”dan biri benim. Frizce yayın yapan “Omrop Fryslân” (Frizya Bülteni) adlı yayın kuruluşunda 12 Mayıs 2020 tarihinde hem sesli hem yazılı olarak yayınlanan “Sûnder Eigen Taal is in Folk Ferlern” (Kendi Dili Olmadan Bir Ulus Kaybolur) adlı konuşmasında / makalesinde Schoorstra, Frizce’ye sahip çıkmadıkları ve Friz anadilini korumak ve yaşatmak için çaba göstermedikleri için Friz siyasî partilerini ve resmî kurumlarını eleştiriyor, fırçalıyor. Yazar ve film yapımcısı Willem Schoorstra, şöyle ilginç bir cümle kullanıyor: “Biz Frizler’e anadilimizi yaşatmamız gerektiğini öğreten, ne yazık ki Frizyalılar değildir, yabancılardır.” Bunu dedikten sonra, Frizyalılar’a Frizce’nin önemini anlatan iki yabancı düşünürü örnek veriyor: “Biri Amerikalı bir profesör, Matt Coler; biri de Türkiyeli bir Kürt yazar, İbrahim Sediyani.” Willem Schoorstra makalesinde şunları söylüyor: “Garip olan şu ki, genellikle Frizler’i dilin ve kültürün zenginliği konusunda uyaran ve bizi kendi kültürümüze sahip çıkmaya yönlendirenler, Frizyalılar değildir. Bunlardan biri, Amerikalı Matt Coler. Kendisi, Groningen Kraliyet Üniversitesi bünyesindeki Frizya Kampüsü’nün yürüttüğü, anadilleri koruyan ve destekleyen bir Avrupa Birliği projesi olan CoLing projesinin başkanıdır. O’na göre dil, bir toplumu kültürü ve geçmişi ile birleştiren sosyal bir araçtır. Coler’in yanısıra, dil ve kültürün güzelliğini korumayı bize öğreten, Türkiyeli Kürt yazar İbrahim Sediyani’dir. O Frizyalılar’ı büyüledi, Frizyalılar Sediyani’yi çok sevdi, çünkü kendisi bir Kürt. O’nun halkı da bizler gibi, dört devlete bölünmüş haldedir. Kürtler yerlisi oldukları topraklarda baskı altında yaşıyorlar, kendi siyasî partileri de var ve etnik ve kültürel miraslarını korumak için mücadele ediyorlar.” (40)

Hollanda’da etnik azınlık olarak yaşayan Friz ulusunun günlük ulusal gazetesi “Leeuwarder Courant”, 28 Nisan 2020 günü benim bir sözümü özdeyiş olarak kullanarak çıkmıştı. Gazete, isim ve logosunun altına şu ibareyi koyarak yayınlandı:

     “Zonder eigen taal is een volk verloren.” (Auteur Ibrahim Sediyani) (41)

Bu ibarenin çevirisi şöyle: “Anadilini unutan bir halk yok olur.” (Yazar İbrahim Sediyani)

Düşünün: Türkiye’deki Türk gazetelerinin Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerini “özdeyiş” yapıp motto olarak kullanması ve gazetenin isminin yanına koymaları gibi, gazetelerin bu şekilde çıkması gibi, Frizya ulusal gazeteleri de benim sözlerimi böyle yapıyorlar. Onur duydum!

Biz öldükten sonra bunlar sıklıkla yaşanacak elbette, ama henüz hayattayken bunları yaşamak, doğrusu bir yazar için büyük onur.

* * *

Velhasıl Hollanda’daki son arkeolojik keşif, muazzam bir bilimsel hadisedir ve Hollandalılar gibi ben de çok heyecanlıyım. Hollanda’da 4000 yıllık Kürt boncuğunun keşfi, bende öylesine coşkulu bir heyecana yol açtı ki, Hollanda – Frizya – Kürdistan üçlü bağlantısıyla ilgili ne varsa, ne bulunduysa ve ne yaşadımsa, hepsini bu makalenin içine serpiştirdim.

Bitiriyorum:

     Dîn de bilim de, ancak ve ancak dostluğa, barışa ve sevgiye hizmet ederlerse anlam kazanırlar. Düşmanlığa, kavgaya ve nefrete hizmet eden dînin de bilimin de bir hayrı yoktur, olamaz.

Hollanda’nın Gelderland ilindeki arkeolojik keşif ve bir kadın cesedinde bulunan 4000 yıllık Kürt boncuğu, dilerim Hollanda, Frizya ve Kürdistan arasında dostluk ilişkilerini daha ileri bir seviyeye taşır.

     Hub Holland. Lang leve Fryslân. Biji Kurdistan.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.