40’ların Cadı Kazanı Uğur Mumcu…

Uğur Mumcu’nun yazdığı “40’ların Cadı Kazanı” adlı kitabını okurken ülkemizi ve Orta Doğu devletlerini kolayca sömürmek, yağma ve talan etmek için emperyalist devletlerin icat ettiği; “kuru kavram” ve “içi boş ideolojilerle” ülkemizde ve tüm Orta Doğu devletlerinde neden bir türlü kanın, savaşların ve acıların durmadığını bir kez daha net anlıyorsunuz.

Yayınlama: 12.07.2023
91
A+
A-

Uğur Mumcu’nun yazdığı “40’ların Cadı Kazanı” adlı kitabını okurken ülkemizi ve Orta Doğu devletlerini kolayca sömürmek, yağma ve talan etmek için emperyalist devletlerin icat ettiği; “kuru kavram” ve “içi boş ideolojilerle” ülkemizde ve tüm Orta Doğu devletlerinde neden bir türlü kanın, savaşların ve acıların durmadığını bir kez daha net anlıyorsunuz.

Bir şeyi daha çok iyi anlıyorsunuz, gelmiş-geçmiş tüm iktidarların bilimi, bilim adamlarını, aydınları, gazetecileri ve yazarları sevmediğini, sürekli baskı, ölüm, hapis, fişleme ve açlıkla terbiye ederek aydınlığa düşman, karanlığa dost olduğunu da görüyorsunuz. Yüz yıllık Cumhuriyet döneminde bu kural hiç değişmedi ve değişmiyor da.

Bugün de, cezaevleri tıka-basa bilim insanları, gazeteciler, aydınlar ve akademisyenlerle doludur. Dışarıda olanlarla da ya susturulmuş, ya ihraç edilmiş ya da sürgün edilmiştir. Yedi bin gazeteci işsiz bırakılmış, binlerce haber sitesi, radyo, televizyon, gazete, dergi ve benzeri basın organları da keyfi bir iradeyle kapatılmıştır.

Tele 1, Halk Tv gibi muhalif duran yayın organlarına da düşman hukuku uygulanarak ceza üstüne ceza kesilmekte, ekranlar karartılarak Orta Çağ karanlığı dönemi yaşatılmakta, Merdan Yanardağ gibi gazeteciler tamamen keyfi bir kararla cezaevine atılmaktadır.

Yüzlerce gazeteci ve yazar hakkında yüzlerce dava da devam edilmektedir.

Tüm yasalar tek kişilik iradenin iki dudağı arasında hapsedilmiştir.

Hunharca katledilen Uğur Mumcu kitabında; Alman Dışişleri Bakanlığı belgelerini incelediğini, bu belgeler, Ünlü Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın bir Nazi İşbirlikçisi olduğunu hiçbir yorumu gerektirmeyecek biçimde gözler önüne serildiğini belirterek şu tespitleri de yapmaktadır.

“Gazetecinin ve tarihçinin işlevleri ayrıdır. Gazeteciler, tarih yazmazlar; tarihçinin yararlanacakları kaynakları bulmaya ve bu kaynakları sunmaya çalışırlar. Tarihçinin görevi başkadır. Tarihçi, tarihi yazarken, anılardan ve belgelerden yararlanır” der.

Mumcu; Almanlar, Nuri Paşa aracılığıyla Türkiye’deki ırkçılık-Turancılık düşlerini canlandırmaya çalıştığını, Weorman’nın gizli yazısı bu görüşmelerin amacını özetlediğini belirterek şu alıntıya dikkat çekmektedir.

“Sayın Büyükelçi Von Papen, Nuri Paşa’nın Pan-Turancılık öncülerinden biri olması nedeniyle kendisini Berlin’e gelişinde karşılamam ve paşaya eşlik ederek, yapılacak görüşmeler Sayın Dışişleri Bakanımızın kendisi ile bu konu üzerinde özel treninde konuştuğu Müsteşar Hilger’in bulunmasını sağlamamı istemiştir. Sayın Hilger’in önümüzdeki günlerde Berlin’e geleceği de haber alınmıştır.

Pan-Turancılık hareketinin amacı; bugünkü Türkiye sınırları dışında kalan Türk halklarına özgür bir devlet yapısını kazandırmaktadır. Yani, bu bölgeler Türkiye tarafından alınmayacak, fakat siyasal olarak Türkiye’ye bağlanacaktır.”

Nuri Paşa’nın bu sözü de bana ilginç geldi:

“Eğer İngiltere’ye kesin bir darbenin vurulması isteniyorsa, Hindistan’a saldırmak gereklidir.”

Alman ve Türk işbirliğinin altında yatan iki gizemli sözcüğünü “krom” ve “silah” olduğunu belirten Mumcu; Papen’nin, 14 Mayıs 1941 günü Cumhurbaşkanı İnönü ile uzun bir görüşme yaptığını, görüşme konusunun “Saldırmazlık Paktı” olduğunu belirtiyor.

Mumcu; Von Papen, İnönü’ye Hitler’den bir mektup getirdiğini, İnönü, Führer’in övgü dolu mektubundan duygulandığını ve kendisinin de tıpkı Hitler gibi dostluk ve güven duygularıyla dolu olduğunu söylediğini de aktarıyor.

Alpaslan Türkeş’ten aktarılan aşağıdaki sözlerin aslında yüz yıllık rejimin zımnen bir kabulü olduğu, ülke yönetiminin özellikle Kürtler ve Alevilerle paylaşılmak istenmediğinin, ünlü tarihçi Bernard Lewis’in “Türkiye’nin Demokrasi Serüveni” adlı kitabında “kendine Kürdüm diyen fişleniyor ve kamuya alınıyor, bu devletin zımnen bir anlaşmasıdır” tespitini doğrular nitelikte.

Lâkin eskiye nazaran bu kabul ve yargıların da giderek kırıldığını, “ırkçı” anlayışın toplumun geniş kesimi tarafından kabul görmediğini de belirtmekte yarar vardır.

Alpaslan Türkeş;

“Türkiye’de yalnız Türk soyundan gelenler yaşamalıdır. Bilhassa devlet mekanizmasına katiyen karışık ırklar getirilmemelidir. Karışıklıklar çıkarsa çok az kalacağımızdan Asya’daki Türklerle birleşmemiz zaruridir.”

Sıkıyönetim Savcısı, Türkeş’in Atsız’a yazdığı mektupta ırkçılık-Turancılık konusunda “Kalem kifayet etmezse o zaman işi silahlara bırakacağız” dediğini de aktarır.

Almanlarla ilişki kuran Nuri Paşa ile ilgili bir soruşturmanın hiçbir zaman açılmadığını, General Ali İhsan Sabis ve Hüseyin Hüsnü Erkilet haklarında soruşturma açılmışsa da, Almanlarla ilişkinin ortaya çıkarılamadığını belirten Mumcu’nun bu tespiti de çarpıcı;

“Sabis, Demokrat Parti milletvekili olarak 1950 yılında TBMM’ye girdi. Almanlarla ilişki belki de bir süre hükümetin bilgisi altında yürütülmüştür, kimbilir! Alman hükümetinden Büyükelçi Von Papen’e Türkiye’de dostlarına dağıtılması için gönderilen altınların kimlere verildiği de hiçbir zaman ortaya çıkmadı.”

Mumcu; Komünist Manifestoyu ilk kez Türkçeye çeviren Dr. Şefik Hüsnü, bilimsel sosyalizm düşüncesini Türkiye’ye ilk getiren kişi olduğunu, 2 Nisan 1948 günü Sabahattin Ali Kırklareli’nin Üsküp nahiyesi Sazara köyünde Ali Ertekin tarafından öldürüldüğünü aktardıktan sonra; Nazım Hikmet’le ilgili de şunları söyler:

“Nazım Hikmet’in adı da 40’lı yılların sakıncalı adlarından biriydi. Nazım Hikmet’e selam bile vermek suç sayılıyordu. Nazım’ın tutuklanma emrini veren Mareşal Fevzi Çakmak’tır. Mareşal Çakmak’ın son günlerinde komünistlikle suçlanması ilginç bir yazgıdır.

Sovyetler Birliği Büyükelçilik doktoru Neşet Naci’nin öldürülmesi, öbürü de Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın intiharıydı. Bu iki olay da bir kanlı giz zinciriyle birbirine sımsıkı bağlıydı. Bu iki olayın kilit adamı Haşmet Orbay’dı. Haşmet Orbay Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay’ın oğluydu. Ve o tarihteki adı Milli Emniyet olan MİT görevlisiydi. Vali Tandoğan 8 Temmuz 1945 günü intihar ediyor ancak intihar değil öldürüldüğü söyleniyor.”

Daha önce eski MİT Müsteşarı Fuat Doğu’nun ifadelerine benzer bir ifade de Mumcu da dile getiriyor.

“Soğuk savaş dönemi, DP Hükümetini, Milli Emniyet Görevlilierinin aylıklarının CIA tarafından ödenmesine izin verecek ölçüde işbirliğine itecekti. CIA Görevlisi Ruzi Nazar 1960’tan Türkeş’le dostluk ilişkisini kurar.”

Ülke ve millet olarak ne zaman akıllanacağız bilmiyorum ama bildiğim, eğer kendi hikâyemizi kendimiz yazmayı beceremezsek hep başkalarının hikâyelerinde birer meze olmaya devam edeceğiz.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.